SENİ HİÇ BİR ŞEY ÜZEMEZ,SEN İSTEMEDİKTEN SONRA…
 
   Çok iddialı değil mi ? ama gerçek..
 
Hayatımız boyunca inişler,çıkışlar, ayrılıklar, kavgalar, iflaslar,haksızlıklar vb. gibi bir çok şey yaşarız. Bunları yaşadığımız anlar, bizim için en ağır  ve en duygu yüklü anlardır.  Çok ilginç zamanla ise etkileri ve hayatımızda kapladıkları yerler değişmeye başlar.  Oysa bir sorun büyükse hep büyük, küçükse hep küçüktür. Duruma ve yere göre gerçeklik değişmez.  Fakat yaşantılarımızı, mekansal ve zamansal olarak farklı algılar ve yorumlarız. Mesela, bir boşanma olayı yaşadık.  O süreçte bu çok ağır gelebilir.Büyük bir başarısızlık, terk edilmişlik,çaresiz kalma,dışlanma gibi algılanabilir. Zaman geçtikçe ise, aksine aslında bir kurtuluş, kendin olabilmenin ilk adımı olduğu da ortaya çıkabilir.  Peki bu farklılık neden ortaya çıkıyor?
 
Farklılığın temeli, olaylara atfettiğimiz anlamlar ve yorumlardır. Az önce örnek verdiğim boşanma olayında olduğu gibi, bunu felaketleştirebiliriz de olması  gereken bir olay olarak görebiliriz de.  Tıpkı ölümler ve  kayıplar gibi. Mesela her insan, öleceğini bilerek yaşar. Hatta öleceğini bilerek yaşayan tek canlıdır insanoğlu. Ama bir yakınımızı kaybettiğimizde dayanılmaz acılar yaşar, hayatımızın bir daha düzene girmeyeceğini düşünürüz.  Oysa şuan dünyadaki en başarılı-en güçlü insanlar da birçok yakınını kaybetmiştir, ama hayata dört elle sarılıp yoluna devam etmektedir.
 
Yaşadığımız/başımıza gelen bir olayın bu kadar bizi etkilemesi; bizim yapısal özelliğimiz, yetişme şeklimiz ve öğrenme şeklimizden kaynaklanır. Her ne kadar yapılsa/genetik nitelikler önemliyse de bunları değiştirmek ve  zamana uydurmak mümkündür. Hayat depresif bakan birinin bunu değiştirmesi ( istemesi halinde) mümkündür. Kaldi ki hayatı ve olayları olumsuz ve abartılı algılayan herkesin genetiğinde bu yoktur.
 
Tüm yaşamımız boyunca bilmemiz gereken şey şu :” hayatta her şey başımıza gelebilir. Bunlar olabilir ver herkesin de başına gelebilir şeylerdir. “ şayet başımıza gelen şeylerden dolayı hayatı veya kendimizi suçlarsak, olaylardan çok pişmanlık, suçluluk ve haksızlığa karşı ezilmişlik duygularıyla savaşırız. O halde olumsuz bir duygunun bizi yıllar boyu esareti altına almaması için her olayı gerçekçi yorumlamalı, kendimizi suçlu veya kurban rolüne yerleştirmemeliyiz.
 
 Hayatta her şeyi çözebileceğine inanan insan, hiçbir şeyden dolayı demoralize olmaz. Sonuna kadar çabalar. İstediği noktaya ulaşmasa bile en azından başladığı noktada değildir. O halde bir şeye ederinden fazla üzülmek, kısmi olarak yetersizlik ve cesaretsizlik göstergesidir. Bu ise, denenmemiş bir  cesaret ve gücün sonucudur.
 
Kendimize olan güvenimizi tamamlarsak, kendilik potansiyelimizin farkına varırsak, bizi çok üzen şeylerin aslında o kadar da büyük sorunlar olmadığını göreceğiz. Çok fazla üzüntünün altında, çok fazla güçsüz ve çaresiz hissetmek yatar. 
 
Şimdi en çok üzüldüğünüz bir konuyu düşünün..  Neden bu kadar üzülüyorsunuz?  Sizi üzen konu mu onu çözememek mi? Aslında çözebileceğimize inandığımız her şeyde daha güçlü hissederiz. İster gelecekle ister geçmişle alakalı olsun fark etmez.  Fark eden tek şey, bizim olayı gözümüzde çok fazla büyütmemizden başka bir şey değildir.  Bir şeyi  gözümüzde ne kadar büyütürsek, çözümünü de bir  o kadar büyütürüz. Oysa genel olara ben tüm olaylara “ederi kadar” değer vermeyi” öneririm. Yani gerçekçi bakmayı öneririm. Küçültürsek, başarısız oluruz, büyütürsek hiç adım atamayız.
 
Şimdi de şunu düşünelim. 
 
Sizce dünyadaki en büyük acı sizin için ne olabilir?   Bu sorunun cevabına “ kimler bu acıy yaşayıp kabullendi, normale döndü?  O kadar çokki.. O halde hayatta kaldırılamaz acı, kabullenilemez yaşantı yoktur. Aklınıza gelen en trajik olayın bile üstesinden gelen  o kadar çok kişi var ki.
 
Bir de inanç boyutunda bakarsak, kader ve inanç sistemimizde, elimizden gelen her şeyi yaptıktan sonra kabullenmek gerektiği belirtilir.  Bunun yanında her zaman her şeyin de başımıza gelebileceğini de belirtir dinimiz . O halde bizim yapacağımız şeyler,bunların başımıza gelmemesini sağlayacak alt yapıyı sağlamak, geldiğinde ise onunla baş etmeyi sağlamaktır. Bu bir teslimiyet değil, bu bir savaştır.
 
Kabullenmek, teslimiyet ve pes etmek değil onu yenmenin ilk adımıdır. Mesela  diyabet hastasının tedavi olabilmesi için ilk adım diyabet olduğunu kabul etmesidir.  “Ben diyabet değilim, olamam” diyen biri asla tedavi olmaz, diyet yapmaz, ilaçlar da kullanmaz. Onun hastalığını kabullenmesi,boyun eğmesi değil, teşhisi kabul etmesidir.
 
Her olayın bizim üzerimizde tabiki etkisi olacaktır. Makine değiliz. Ama bu etki, olması gerekenden fazla olmamalı ya da yok  az olmamalıdır. Taziyeyi uzatmak ya da yok saymak , her ikisi de sağlıksızdır.
 
Kendimizi üzmeyeceğimize, olayların bizi üzemeyeceğine inandığımız an, beynimiz çözüm odaklı düşünmeye başlar. “ bu sorunu nasıl hallderim, nasıl üstesinden gelirim” mesajları alır. Aslında insan zor durumda iki seçenekten birini seçer.  Ya hiçbir şey yapmaz sadece üzülür ya da çözüm üretir..
 
İnsanlar ve olaylar bizi üzmez, onun yerine biz onların bizi üzeceğine inanarak kendimizi üzeriz.” (Albert Ellis).
 
 
 
Olayları ele alırken ;
 
Her olayı kendi zaman dilimi içinde kendi koşulları  içinde yorumlamalıyız. Bugünün aklıyla dünü, dün yaşanan olayı da bugün yaşamamayız.
“Zamanın ruhu” kavramına inanmalıyız. Her olayın gerçekleşmesini sağlayan nedenleri  ele almalıyız. Geçmiş, kendi gerçeklerini zamanına gizler.
Yaşadığımız her ne olursa olsun, bunun tıpkı ölümler, kayıplar veya dibe vuruşlar gibi zamanla geçeceğine inanmalıyız.  Biz istemedikten sonra hiçbir olay yaşadığı andan öteye taşınmaz.
Olayların ve yaşantılarımızın uzun süre etkisinde kalmamak ve olumlu veya pozitif yerine gerçekçi yorumlamak için, geçmiş ve gelecekle bağlantı kurmamalıyız. Sadece o anki olaya odaklanmalı, köklendirmeden yorumlamalıyız. Mesela size yapılan bir haksızlık için “ daha önce de yapıldı, ben bunu hak mı ediyorum, bu sefer çok sert tepki vermeliyim” gibi söylemler yerine “ öncekiler başka bu başka.  Nedenleri de yapanlar da farklı” diyebilmeliyiz.
Yaşanılan her olayın bir çözümünün olduğuna inanmalıyız.
Üzüntüye saplanmak, hiçbir şey yapmamaktan kaynaklanır. Ya üzülün, ya da bir şey yapın.
Devamlı üzüntü veren olayı düşünmek, üzüntüyü arttırır. Üzüntüyü kesmek istiyorsak, önce onu düşünmenin hiçbir şeyi çözmeyeceğine inanmalıyız. “Düşünmek, çözmek değildir”.
Nasıl düşürsek, öyle hissederiz.  Kalp atışlarımızın düşüncelerimize bağlı olduğunu unutmamalıyız.
 
 
Hayat bize her gün sorun sunacaktır.  Ya çözmeyi öğreneceğiz ya da sadece üzüleceğiz.
 
 
 
                                                              Serhat yabancı
 
                                                              Psikolog/ Evlilik- aile Terapisti
 
                                                              www.serhatyabanci.com
 
                                                              serhatyabanci@hotmail.com
 

SOSYAL
 
TELEFON
 
SİTE İÇİ
 
ZİYARETÇİLERDEN
 

cep1   0505 540 09 77
 

cep2   0532 164 25 84
 

tel.     0216 371 33 83
 
 
 
 
 
 
 
Copyright © 2014     |     serhatyabanci.com     |     info@serhatyabanci.com