Ana Sayfa Blog

Karnenin sosyal medayada paylaşılması

Ey Veli;
Sen şimdi o karneyi sosyal medyada paylaşıyorsun ya, gurur duyuyorsun değil mi?
Nasıl da kasıldın. Nasıl da övündün. Ee artık bunu güzel bir hediyeyle süslersin.
“İşte bu benim çocuğum. Beni temsil ediyor.” u duyuyorum fotoğraflardan.
· Peki karne onunsa bundan sana ne ?
· Peki karne onunsa sen neden paylaşıyorsun?
· Karne onunsa neden izin almıyorsun?
· Karne onunsa, başarısız olsaydı da paylaşacak mıydın?
· Peki neden kendi karneni de paylaşmıyorsun?
Mesela ben senin eski bir karneni yayınlasam, resim 1, beden eğitimi 2 din kültürü 1 olsa. Ne güleriz be. Ne dalga geçeriz be. Hadi yayınlasana kendi karneni.
Ödül diyorsun ya. Sen ona hediye satın almış olmuyorsun, başarısını satın almış oluyorsun. Mesai bitimi ,teri soğumadan emeğinin karşılığını veriyorsun. Yani o işçi. O bir bedel karşılığı profesyonel olarak 12 yıl öğrencilik yapıyor.
Verdiğin ödül, onun koşulu oluyor. Artık o kendisi için değil, inandığı için değil, bilgiyi de kullanmak için değil, görevi ve hedefi gereği öğrenmiş oluyor.


Ne mi oluyor sonra?
12 yıl beden eğitimi görüyorsun olimpiyatlarda yokuz.
12 yıl din eğitimi alıyorsun, halen sakız orucu bozar mıyı soruyorsun
12 yıl Türkçe-edebiyat görüyorsun hala herkesi “herkez” diye yazıyorsun,
12 sağlık biyoloji görüyorsun ülkenin yarısı şeker hastası..
Karnendeki 4 ayağı unutma.
Öğrenci, öğretmen, veli,sistem. Bir başarı da bir başarısızlıkta tek ayaktan olmaz.
Demem o ki;
O karneyi paylaşma kardeşim.çocuğun büyüdüğünde beni neden hava atmak için alet ettin der sonra..
Hem sosyal medya yeni elalemimiz. Çocuğu başarısız olan üzülür, çekemeyen var, nazar var??alan var alamayan var.??
Sen gel çocuğunla olanı çocuğunla, yediğin yemeği komşunla, eşinle yaşadığın mahremi onunla paylaş.
Bu arada tatilde tatil yapılır.
Çocuğa ders çalıştırmayalım.. Kitap okusa olur. Ama istediği kitap olsun.

İyi tatiller .
SERHAT YABANCI
Aile-Evlilik-Yetişkin Terapisti

Sevgi ve ilgisi ile bizi esir alanlar

Sevgi ve ilgisi ile bizi esir alanlar
Ailede yüceltilen ve üzerine hayat kurulan bireyler, bireyselleşmek istediklerinde ya da özgürce hareket etmek istediklerinde beklentisi olanların üzülmesi, hayal kırıklığı yaşaması nedeniyle bu adımlardan vazgeçer. Sırf onlar üzülmesin diye kendi istek ve amaçlarından vazgeçer.  Kendisi için  bir şey yaptığında adeta, ebeveynlerinin değer ve sevgisine ihanet etmiş hisseder. Ani bir rahatlama ve birey olma girişimi, suçluluk ile sonuçlanır. Sürekli birileri ona, hayatımı sana adadım. Her şey senin için. Sen benim her şeyimsin” telkini ile  adeta sevgisiyle onu esir alırlar. O ise bu boğucu aynı zamanda kontrol  altına alınmış sevgiye zamanla hem minnet hem öfke duyguları hisseder. Kendisi için  bir şey yapmak ile onların istediği karakter olmak  arasında gel gitler yaşar,sıkışıp kalır.

Onların göz bebeği olmanın verdiği öz güven ve ego okşanması ile  kendi olamamanın verdiği üzüntü arasında sıkışır kalır. Ve sürekli onlardan izin alırken bulur Kendini.

Onlar size kafese koyup sevmektedir.

                İşte ebeveynlerin bizi kontrol edici sevgi ? ve değerleri!! Zamanla bizi özgüvensiz ve cesaretsiz yapabilir.  İlerleyen dönemlerde ise hayatımızda aldığımız  (ebeveyne benzeyen ) kişiler de aynısını bize hissettirir. Ne zaman girişimde bulunsak, onlar ya hastalanır ya depresyona girer ya da ağır suçlamalar ile vicdanımızı baskı altına alırlar.

Eşimiz de fedakarlıkları ve bizi hayatının merkezine koyarak bizim biz olmamızı engelleyebilir. Ama ilerleyen dönemlerde ise bizi engelledikleri için onlara kronik öfkemiz oluşmaya başlar.  Ayrılmayı bile düşünsek, bunun bizim için ne anlamama geldiğinden çok, eşimizin bu durumdan nasıl çıkacağı ve nasıl etkileneceğini düşünürüz. Vicdan azabı bizi esir alır ve kangren olmuş bir ilişkimiz olur.

Bağımlı hale gelen bu ilişkilerde, aşamalı olarak ve rest çekmeden ilerlemek gerekir.  Attığınız adımları açıklayarak ve bireyselleşmenin ilişkide kopma ve uzaklaşma olmayacağını telkin ederek adımlar atılmalıdır.

Kendi yaşamımızı, bizim üzerimize, bizden habersiz yaşam kuranlara feda edemeyiz. Aksi taktirde sürekli birilerini memnun etmeye çalışırız.  Onlar üzülmesin, tansiyonu çıkmasın, hastalanmasın diye; onların istediği yerde oturmak, istedikleri ( boyun eğecek) kişiyle evlenmek,istedikleri işi yapmak gibi boyun eğici ve memnun edivci bir yaşamı seçeriz.  Bir yanımız sürekli memnun etmeye çalışırken diğer yanımız sürekli öfke ve isyan halindedir.  Aslında pasif-agresif bir tutum oluşur.

Aslında ilişkide adım adım ilerledikçe, bizde nbüyük beklentileri olan ve bizi hayatının merkezine alan kişinin de bazen mantıklı bularak bazen de mecbur kalarak bu durumu kabullendiğini fark ediyoruz. Biz kısır döngüyü kırmış oluyoruz. O sürekli bizimle beslendiği için farklı bir aktivite veya mutlu olma kaynağı arayışına girmez. Biz de ona dur demediğimiz için onun arayışına veya boş kalmasına fırsat vermeyiz. Aslında yine kısır döngü.

Bu bağımlı,boyun eğici ve gizli narsizm dolu ilişki, döngünün bozulması ile düzelmeye başlar. Siz ona kendisini mutlu etmesi için bir şey yapması için zaman ve boşluk bırakmazsanız o hiç bir zaman böyle bir girişimde bulunmayacaktır.

Tıpkı,siz  çocuğunuzun ödevini yapmamaya başladığınızda ve o öğretmenden tepki görüp kendisini yapmaya  başladığındaki gibi.

Merkezde olmanın verdiği ego ve yüceltilmişlik sizi kısır döngüye çeker. Ama bu sağlıksız ve iki tarafı zehirleyen mekanizmadır.

İlişkiler,kiminle yaşanırsa yaşansın, önce birey olmak ve birey kalmak gerektirir.

Serhat Yabancı

Aile – Evlilik Danışmanı

instagram

twitter

youtube

Mutsuz eden düşüncelerden kurtulma yolu

Bireyler akla aykırı inançları besleyerek kendilerinde önemli derecede depresyon, bunaltı, öfke ve daha başka duygusal sıkıntılar yaratırlar. Bu akla aykırı inançlar aynı zamanda zarara yol açan çeşitli davranışların ve önemli amaçların gerçekleştirilememiş olmasının da sorumlusudur.

Aşağıda sıralanan akla aykırı düşünceler üzerinde durup düşünerek, duygusal düzeyde beslediğiniz inançları seçebilirsiniz. Sizde öfke ve sıkıntıya neden olan bu akla aykırı inançları irdeleyip köklerini kazımaya girişebilirsiniz.

 

1- Önem verdiğim hemen hemen herkes tarafından sevilmek ya da beğenilmek benim için vazgeçilmez bir zorunluluktur. 

Akılcı alternatif inanç: Önem verdiğim insanların çoğu tarafından sevilmeyi ve beğenilmeyi tercih ederim. Herkes tarafından sevilmediğimi ve beğenilmediğimi bilmek berbat bir şey değil, buna dayanabilirim, yinede kendimi değerli biri olarak görüyorum. Herkesin beni beğenmesini beklemek akılcı düşmez.

2- Başkalarının gözünde değerim olması için her bakımdan yetkin, yeterli ve becerikli olmalıyım

Akılcı alternatif inanç: Ben kusursuz bir insan değilim, yanlış yapabilen, yetersizlikleri olduğu gibi güçlü yanları da olan biriyim. Kendimi geliştirme yolunda çaba göstereceğim. Başardığım şeylerde var. Yaptığım yanlışlardan ve yaşamın darbelerinden ders alabiliyorum.

 

3- Dünya adaletli olmalıdır. İnsanlar adaletle ve başkalarını da hesaba katarak davranmalıdır; böyle yapmazlarsa onlar ya kötü, hain, alçak kişilerdir ya da inanılmayacak kadar geri zekâlıdırlar. Suçlanmaları ağır cezalara çarptırılmaları gerek. 

Akılcı alternatif inanç: Dünyanın ve öteki insanların adaletli ve mantıklı olmalarını tercih ederdim; ama yaşam çoğu kez adaletli değil. Mümkün olduğunda başkalarını adaletli davranmaları için bastıracağım.

 

4- Her şey olmasını istediğim gibi olmadığı zaman durum korkunç derecede kötü demektir. 

Akılcı alternatif inanç: Her şeyin istediğim gibi olmasını tercih ederdim. Olaylar ve durumlar kimi zaman istediğim gibi olur, kimi zaman olmaz. Her şeyin istediğim gibi olmaması tabi hoş değildir; ama “her şey berbatta diyemem. Böyle bir durum hoşuma gitmez ama dayanabilirim.Çevremdeki olayları her zaman denetim altında tutamam ki. Benim elimden gelen, olaylara ilişkin inançlarımı ve iç konuşmalarımı denetlemekten ve bu yolla duygularımı geniş ölçüde denetlemekten ibarettir.

 

5- Depresyonum, öfkem, bunaltım ve mutsuzluğum konusunda yapabileceğim fazla bir şey yok; çünkü bunların nedeni başıma gelenlerdir. 

Akılcı alternatif inanç: Duygularımın nedeni olaylar ve durumlara ilişkin inançlarım ile onlar hakkında kendi kendime söylediklerimdir.

 

6- Bir şey tehlikeli ya da ürkütücü ise ondan aşırı derecede tedirgin olmakta devam etmeli ve onun yeniden başıma gelmesi olasılığını aklımdan çıkarmamalı, sürekli tetikte olmalıyım.

Akılcı alternatif inanç: Potansiyel olarak tehlikeli durumların çoğu meydana gelmez. İhtiyatlı olabilir ve tehlikeli olayları bir dereceye kadar denetleyebilirim. Değiştiremeyeceğim kötü şeylerle uğraşabilir ve onlara uyum sağlayabilirim.

 

7- Yaşamın zorluklarıyla ve sorumluluklarıyla yüz yüze gelmekten kaçınmak ve bu karşılaşmayı ertelemek, onlarla yüz yüze gelmekten daha kolaydır. 

Akılcı alternatif inanç:  Zorluklarla, sorumluluklarla, günlük işlerle uğraşmak yaşamın bir parçasıdır. Sorunlara daha başlangıç aşamasında iken müdahale etmek işimize gelmeyebilir; ama çok kötü bir şey sayılmaz. Sorunlar ortay çıkar çıkmaz onlarla uğraşmaktan yılmam, buna dayanabilirim. Sorumluluklarla zamanında uğraşmak gerçekten yaşamı kolaylaştırır.

 

8- Başkalarına çok muhtacım, dayanmak için kendimden daha güçlü birine gereksinim duyuyorum; yaşamımı kendi başıma yürütemem. 

Akılcı alternatif inanç: Başkalarının bana yol göstermesini ve destek olmasını isterim; ama kendime dayanmak daha gerçekçi. Daha bağımsız olmayı öğrenebilirim.

9- Şimdiki duygularımın ve davranışımın başlıca nedeni geçmiş yaşantımdır; geçmişte beni çok etkilemiş olan şeyler yine çok etkilemeye devam edecek. 

Akılcı alternatif inanç:  Benim şimdiki duygularım ve davranışım, yıllar önce meydana gelen uzak olaylardan daha çok şimdiki inançlarımla iç konuşmamın denetimi altındadır. Geçmişimin bazı yanları tatsızdır; fakat onlarla yaşamayı öğrenebilirim, zaten o yaşantılardan çok şey öğrenmiş bulunuyorum. Geçmişimin hoş olmayan, tatsız yanlarından da daha az rahatsızlık duymayı da öğrenebilirim.

 

10- Başka bir kimseyi umursuyorsam, o kimsenin sorunları yüzünden çok öfkelenmeli, bunaltıya ve depresyona kapılmalıyım. 

Akılcı alternatif inanç: Başkalarının başına kötü şeyler gelmesinden üzüntü ve kaygı duyuyorum; elimden gelirse onlara yardım etme yolunda çalışacağım. Bununla birlikte, başkalarının talihsizliği ve mutsuzluğu bende aşırı depresyona ve mutsuzluğa doğrudan doğruya yol açmaz.

 

11- Hemen hemen her sorunun doğru ve mükemmel bir çözümü vardır, onu bulmamak çok kötü.   

Akılcı alternatif inanç: Mükemmel çözümleri olmayan sorunlar hoşuma gitmez; ama onlarla yaşayabilirim. Karmaşık ve çoğu kez düş kırıklığı uyandıran dünyamı etkileyebilirim; fakat tamamıyla denetleyemem.

Referans: Lynn Clark, Ph.D., SOS! Duygulara Yardım,2000

Serhat Yabancı

Aile – Evlilik Danışmanı

instagram

twitter

youtube

Öğretmenler Neden Bu Kadar Yorgun?

Öğretmenler Neden Bu Kadar Yorgun?

Derslerden sonra yorgun hissediyor musunuz?

Daha doğrusu, en son ne zaman derslerden sonra yorgun hissetmediniz? Nasıl bu kadar yorgun olabiliriz? Üç sebebi var.

Karar Yorgunluğu ve İrade Psikolog Roy Baumeister, insanların sınırlı bir irade gücü olduğunu bulduktan sonra “benlik kaynaklarının tükenmesi” adını verdiği bir kavram ortaya koydu.

Baumeister irade gücünü, güçlenebilen ama aynı zamanda kullanılarak yıpratılan bir kasa benzetiyor. Benlik kaynaklarının tükenmesinin genel bir etkisi bulunuyor. Yani hayatınızın bir alanında öz-kontrol kullanmak, yaşamınızın diğer alanlarındaki öz-düzenleme (kendini regüle etme) becerinizi ciddi anlamda sarsıyor.

Baumeister, öz-kontrol için çaba sarf etmenin kan şekeri düzeylerinde belirgin bir düşüşe sebep olduğunu buldu. Düşük kan şekeri ise fiziksel yorgunluğa sebep oluyordu. Bu da, taşıdığınız en ağır şey ders kitabı olsa bile kendinizi bu kadar bitkin hissetmenize sebep oluyordu. Bir öğretmen olarak ne sık öz-kontrolünüzü kullandığınızı düşünün. Bütün gün kendi benliğimizi sansürlüyoruz aslında. Alaycı bir yorumu içimizde tutuyoruz, tek istediğimiz ona ders vermek olsa da tembel bir öğrencinin yanından uzaklaşıyoruz, müdürün en yeni fikirleriyle ilgili dürüst düşüncelerimizi kendimize saklıyoruz, bir ebeveynden gelen saygısız bir mail’e profesyonel bir şekilde cevap veriyoruz, bazen hiç istemesek de bir öğrenciyle çalışıyoruz, Facebook’u kontrol etmeyi yeğlediğimiz bir saatte ertesi günü planlıyoruz ve bazen neredeyse küfür edecek duruma gelsek bile kendimizi tutuyoruz. Öğretmenler öz-kontrollerini sürekli kullanan insanlardır.

Ama en büyük vurgunu yediğimiz şey başka: Karar vermek de irade gücünü kullanır. Araştırmacılar buna “karar yorgunluğu” diyor. Gün boyunca ne kadar çok karar alırsanız, o kadar fazla özgür irade kullanıyorsunuz. Araştırmalar, suçluların şartlı tahliye kurullarına günün erken saatlerinde gittiklerinde, günün sonuna yakın gittiklerinden çok daha iyi olduklarını söylüyor. Benzer bir şekilde, ilk sırada değerlendirilen bir öğrenci ödevinin en son değerlendirilenden daha adil bir not aldığını ortaya koyuyor araştırmalar. Koca bir günü kararlar vererek geçirdikten sonra iyi kararlar alacak enerjimiz kalmıyor. Öğretmenlerin her okul gününde yaklaşık 1,500 karar verdiği tahmin ediliyor. Bütün bu kararlarla, çocuklara öğretmenlik yapmanın gerekliliği olan bütün öz-kontrolü birleştirirseniz, irade gücümüzün saat beşe kadar tükenmesi hiç de şaşırtıcı değil. Gerçekten bitkin oluyoruz.

Yoğun duygular Öğretmenlerin yorgun olmalarının ikinci sebebi de yoğun duygular. Öfke, hayal kırıklığı, heyecan ve sevinç gibi yoğunluğu yüksek duygular fizyolojik olarak külfetlidir. Olumlu duygular, tıpkı olumsuz duygulara benzer fizyolojik tepkileri uyandırır: Nabzımız hızlanır, ter bezlerimiz harekete geçer ve kolayca tedirgin oluruz. İster olumlu olsun ister olumsuz, vücudumuzun stres tepkisini harekete geçirdiği için yoğun duygular bizi çok yorar.

Öğretmenlere, derslerinde coşkulu olmaları öğretilir. Pek çok öğretmen bunun en etkili yol olduğuna inanırlar. Enerjik olmalılardır. Bu doğru olabilir, ancak öfke, hayal kırıklığı ve hatta tedirginlik anlarıyla birleşen heyecan ve coşkunuz da sizi yoracaktır.

Endişe Beklendiği üzere kaygılanmak da yorgunlukla ilişkilendiriliyor. Endişelendiğimizde negatif olayları hayal eder ve bekleriz. Stres seviyemiz artar ve vücudumuz savaş ya da kaç tepkisini harekete geçirir. Kalplerimiz daha hızlı atar, terleriz ve bağışıklık sistemimiz bir tepkiye hazırlanır. Bunun sonucu olarak bitkin düşeriz.

Öğretmenler çok çeşitli sebeplerle kaygılanırlar:

* öğrenciler öğrenmiyor

* davranış sorunları

* bir ders fiyaskoya dönüşüyor

* yarın bir yardımcı öğretmen geliyor

* bir veli öfkeli

* müdür gözlem yapmak için geliyor

* fotokopi makinası bozuk ve ben şimdi ne yapacağım?

* öğretmen arkadaşım bana çok kızgın

* Sınıfta bir film gösterdim ve bir karakter “lanet olsun” dedi ve şimdi çocuklar eve gidip anne babalarına bunu söyleyebilir ve müdürü ararlar ve ben filmi izletmek için doldurmam gereken o aptal formu bile doldurmadım… (Eminim daha devam ettirebilirsiniz.)

Peki o zaman neden mi sürekli yorgunuz: Tonlarca karar veriyoruz, yoğun duygular arasında gidip geliyoruz ve çok fazla endişe ediyoruz. Ama bu konuda yapabileceğiniz bir şeyler var. Bir sonraki yazım, her bir nedene yönelik stratejiler olacak. Ve böylece umarım günün sonunda hepimiz evimize daha fazla enerjiyle döneriz.

Kaynak: http://teacherhabits.com/why-teachers-are-so-tired-and-what-to-do-about-it/

 

Serhat Yabancı

Aile – Evlilik Danışmanı

instagram

twitter

youtube

Randevu iletişim:

0216 371 33 83

 

75 yıl süren araştırma :Hayatta seni en mutlu kılacak şey nedir?

Bir araştırma düşünün ki 75 yıl sürmüş olsun. Tam 75 yıl boyunca 750 kişiyi takip etmişler.
Birbiriyle çok zıt iki grup üstelik.. Bir yarısı Harvard Üniversitesi mezunu, diğer yarısı Boston’un en yoksul mahallerinde yaşayan gençler..

18 yaşında tutmaya başlamışlar kayıtları.
Gençlere sormuşlar, “Hayatta seni en mutlu kılacak şey nedir? “ Çoğunluk ne cevap vermiş tahmin edin…

İki zıt toplumsal kesim, tutmuş aynı yanıtı vermişler : Zenginlik ve şöhret !

Şimdi buraya kadar normal, ee ne olmuş ki diyebilirsiniz..

Ama iş o 750 genci, 70-80 yaşlarına kadar takip etmek olunca enteresan sonuçlar çıkıyor. Hem de öyle böyle detay değil, sağlık raporlarından, banka hesaplarına, aile bireyleri ile görüşmelerden , her yaşta ayrı fotoğraflarına kadar..

Araştırmayı sunan Amerikalı bir Psikiyatr Robert Waldinger. Fotoğrafları gösteriyor, 18 yaşındaki hali-80 yaşındaki hali.. Öyle enteresan ki görmeniz lazım..

O 750 kişiden kaçı ünlü ve zengin olmuştan öte, hedefte şu soru var, “ Kaçı mutlu ve sağlıklı yaşlılar olabilmişler? “

Hani zengin ve ünlü olunca mutlu olacaklardı ya…:)

Olabilmişler mi?

Sizce….?

Keşke yazı değil de sohbet olabilseydi bu, cidden aklınızdan ne geçtiğini duymak isterdim…

Neyse fazla merakta bırakmayım sizi..

Zengin ve ünlü olmanın, mutlu ve sağlıklı olmakla direkt bir ilgisini “kuramamışlar” efendim.!

Anahtar kelime ne biliyor musunuz?

“Sosyal ilişkiler” !

Onca 750 kişinin içinde, mutlu ve sağlıklı olan kişiler , etrafında dostları, akrabaları, komşularıyla, kısacası sevgi ile çevrili olanlar.. İster Harvard mezunu olsun, ister yoksul bir ailenin çocuğu.. Fark etmiyor.
Bu arada kaç arkadaşınız olduğu da önemli değil. İlişkilerin “kalitesi” önemli. Güven duygusu , kabullenilme, takdir edilme, aidiyet vesaire..

Yani anlayacağınız 60-70 yaşlarına geldiğinizde, kolesterolünüzün veya tansiyonunuzun kaç bastığı bile bir şekilde ilişkilerinizin güzelliğine bağlı. İyi ilişkiler sadece vücudumuzu değil, beynimizi de koruyor.

İyi bir ilişkinin de baş tacı “güven” diye vurguluyor adam..

Tam da geçenlerde kızımla bu konuda sohbet etmişken..

“ ‘Dostluk’, dedim, tabakta kalan son patates kızartmasını birbirine ikram etmektir. O üzülünce ona kıyamamak, biri onu hırpalarsa ona siper olup korumak, o başarılı olduysa kendin olmuş gibi sevinmektir. Dost demek güven demektir güzel kızım. Sen önce güvenilir bir insan olacaksın ki etrafına da güvenilir insanlar toplansın. Sen yalancı, sen kıskanç, sen kaba biri olursan etrafında da öyle arkadaşlar olur. Gül bahçesi mi, diken tarlası mı, sen seçeceksin. “

Diyeceğim o ki, günümüz dünyasında tüm mutlulukların maddiyata
endeksli olması bir tesadüf değil.
Bir kurgu. Bir yönlendirme.

Yok mu sayacağız maddiyatı?

Elbette ki hayır.

Ama birinci sıradan indireceğiz.

Çok zengin ve ünlü bile olsa bir insan, sana telefonu teklifsizce açıp, “Vayy be ..! Helal olsun kardeşim sana..!! Gurur duyuyorum seninle..” diyecek bir gerçek dostun yoksa neye yarar?

İçin katılıp ağladığında, ya da yüreğine kara kara isli bulutlar yürüdüğünde yargılanmayacağından emin olarak dertleşmeyeceksen bir can yoldaşıyla, zehrini nereye akıtabilirsin ?

Tabakta kalan son patates kızartmasını yayıla yayıla ağzına atıyor olabilirsin.. Atlar, katlar, yatlar sahibi olabilirsin.. Herkes önünde iki büklüm eğilip ceketini ilikliyor olabilir, ama hayat, sen evinin kapısından içeri girip, o kapıyı kapattığın an başlar..

O kapının ardında, yani senin iç dünyanda kaç tane sevgili varlık var?
Kaçına güvenebilirsin? Sen kaçı için güvenilir kişisin?
Gözlerin yaşlıyken kaçının kolları sana uzanır?
Kaçı senin hangi yemeği sevdiğini, veya ne bileyim kimyondan nefret ettiğini bilip, ona göre sana yemek pişirir?
Kaçı sen balkonda üşüdüğünde içerden bir pırtıl hırka alıp omuzlarına konduruverir?
Kaçını gecenin kör bir saati teklifsiz arayabilirsin, o seni arayabilir?

Yurdu yuvası olmayan, konacak yer bulamayan kuşlara döner yalnız insanlar…

Neticede Yaşar Kemal de dememiş mi ; “ İnsan evrende gövdesi kadar değil, yüreği kadar yer kaplar” diye…

Yani evrende yakışıklı bir iz bırakmanın yolu zenginlik ve şöhretten değil de, “insanlık”tan geçiyormuş .

Anlamak için 80 yaşımıza gelmeyi beklemeyelim bence..:)

Bige Güven Kızılay
Hayal Ağacım -Hayykitap
Sayfa 179 ( 70 Yıl Süren Araştırma )

Unutma, sen değerlisin. Çalışsan da çalışmasan da… Ünlü olsan da olmasan da…

1. Unutma, sen değerlisin.
Çalışsan da çalışmasan da…
Ünlü olsan da olmasan da…
O erkek seni istese de istemese de…
Sen sen olduğun için bi’tanesin.

2. Kadın olmanın tadını çıkartmalısın.
Biraz şefkat, biraz anaçlık, biraz dişilik,
biraz seksilik, bolca zeka ve altıncı his…
Sen şahanesin..

3. Göbeğin çıktı diye, 36 bedenden çok uzaksın diye,
saçların o reklamlardaki kız gibi dalgalanmıyor diye eksik değilsin.

4. Kendine güvenin en büyük silahındır
ve o en derinlerinden gelen ışıl ışıl gülümsemen tabii ki.

5. Biliyorum adettendir ama sonuca varamadığın,
sadece bünyeni hırpaladığın o konuyu 50 kere konuşmana,
tartışmana gerek yok.
Olmuyorsa, üstünü çizip devam etmelisin.

6. Yaptıklarından suçluluk duyarak vakit kaybetmemelisin.
Yapamadıklarını listeleyip isteklerini gözden geçirmek suretiyle
adımlar atarsan daha mutlu olabilirsin.

7. Hiçbir evlilik, hiçbir olması gerek şov,
sana öğretilmiş hiçbir mecburiyet alın yazın değildir.
Kocan tek çıkışın, hayat zaferin değildir.

8. Uzaklarda arama sakın; en büyük mutluluk sendedir.

9. Aşkından gebersen de sınırlarını bilmelisin.
Sınır neresidir? Sana saygısızlık yaptığı yerdir.
Buna asla izin verme.

10. Sen kendine ne değer biçersen, sen kendine nasıl davranırsan;
herkes sana öyle davranır.
Asla ama asla kendini küçümseme.

11. Evde oturup derdine yanma.
Kaderini birine, bir kuruma, bir konuma bağlama.
Kaderin senin ellerinde, bunu sakın atlama!

12. Eski sevgili adı üstünde ‘eski’dir…
Senin yeni dünyanı bulandırmasına izin verme.

13. Yeniden seveceksin, çok da sevileceksin.
Kimse son değil, bunu bileceksin.

14. Dünyanın kanunu bu; düşündüğünü çekersin.
Allah rızası için kurup durma, senaryolar yazma!

15. Sevgilini çok sevmelisin.
Öyle herkese ‘sevgili’ dememelisin.
Fakaaat çok sevmen demek,
kendini ayaklar altına alman demek değildir.
Bir kadın gerekirse, severken de gidebilir değil mi?

16. Her şeyin şık olsun.
Ruhun, bedenin, kıyafetin, sevişin, terk edişin, dostluğun, sevgililiğin… Kadınlık şıklık demektir.

17. Başka kadınları kafana takmaktan vazgeç!
Onlar sen olamaz, sen de onlar…
Her kadın kendine özeldir, her kadın dibine kadar özeldir.

18. Kız arkadaşların önemlidir,
en kıymetlilerindir ama onları seçmeyi bileceksin.
Kadın kadının kurdudur, bir kenara not edeceksin.
Sadece kötü gününde değil, başarında,
mutluluğunda da yanında olan,
yüreğini ortaya koyan arkadaşlarından asla vazgeçmeyeceksin.

19. Erkekler çocuktur. Nokta!
Çocuğunu hem sevecek hem kızacak,
icap ederse küsecek, cezasını vereceksin.!

20. Seni bırakıp gidebilenin arkasından gözyaşı dökmeyeceksin.
Aramazsa aramasın be!

21. Sevginin, aşkın ne demek olduğunu anlamayan bir adamın
vizesini keseceksin.

22. Sen renklisin, sen beceriklisin,
sen erkeğin mutlu olma sebebisin, sen başlangıçsın,
sen sonsun…
Mecbursun, bunu fark edeceksin!

23. Her şey bir karar vermene bakar.
Sabır bazen gerekli, bazen gereksizdir. Ayrımı yapabilmelisin.

24. Yapamayacağın şey yok.
Gidemeyeceğin yer yok. Sana kapalı olabilecek kapı yok!
Şu an silkelenip kendine geleceksin!

25. Tekrar söylüyorum, kafana kazı istiyorum,
SEN ÖZELSİN,
SEN Bİ’TANESİN,
ÖNCE KENDİ DEĞERİNİ BİLECEKSİN.

( AYŞE ÖZYILMAZEL)

Paylaşımlarımın daha fazlasını görmek isterseniz eğer beni instagram’dan da takip edebilirsiniz.
instagram.com/serhatyabanci

Ebeveynlerin Sorumluluk Almasını İsteyen Bir Okulun Verdiği Mesajlar Büyük İlgi Gördü

Tüm zamanların en zor sorularından biridir: “Bir okulun sorumlulukları nerede başlar ve nerede biter?”

Bu özellikle, ebeveynlerin sorumlulukları ile bir okulun sorumluluklarının neler olduğunu birbirinden ayırmayı düşündüğümüzde daha da önem kazanır.

Portekiz’de bir okul, koridorlarına astığı bir afişle bu konuya ilk ve son kez açıklık getirmeye karar verdi. Bu okulun verdiği mesajlar büyük ilgi gördü. Okulun, sosyal medyada da paylaşılan afişi tüm dünyaya yayılmaya başladı.

Bu, basit ama etkili mesajlar, ebeveynler tarafından yönetilmesi gereken 5 ana konuyu öne çıkarıyor:

“Sevgili ebeveynler;

“Merhaba”, “lütfen”, “rica ederim”, “üzgünüm” ve “teşekkürler” gibi sihirli kelimelerin evde öğrenilmeye başlandığını hatırlatmak isteriz.
Ayrıca çocuklar dürüst olmayı, geç kalmamayı, gayretli olmayı, arkadaşlarına sempati ve aynı zamanda büyüklerine ve tüm öğretmenlere saygı göstermeyi de evde öğrenirler.
Ev, temiz olmayı, ağız doluyken konuşmamayı ve çöpü düzgün bir şekilde nasıl/nereye atmayı öğrendikleri yerdir.
Ev ayrıca düzenli olmayı, eşyalarına iyi bakmayı ve başkalarının eşyalarına dokunmanın doğru olmadığını öğrendikleri yerdir.
Diğer taraftan burada okulda biz dil, matematik, tarih, coğrafya, beden eğitimi ve fen bilimleri öğretiriz. Biz sadece çocukların evde ebeveynlerinden aldıkları eğitimi pekiştiririz.

Evlilik ayrı bir şey, aile olmak ayrı bir şey

Evlilik ayrı bir şey, aile olmak ayrı bir şey.

İnsanlar giderler nikah defterlerini imzalarlar, hoplarlar zıplarlar. Bir de düğün yaparlar, gelinlik damatlık giyerler. Sonra bir evin içerisine girerler; aa biz evlendik şu anda. Biz şu anda evliyiz. Tamam, evlisin. Ancak aile olmadın.

Aile olma basamağına doğru çıkarken; kişinin, ilk önce eşini bir birey olarak görme yetisine, yeteneğine sahip olması lazım. Nikahlı olmak, evli olmak, onu kendi “malı” olarak görmek değildir.

Benim gibi düşünsün, benim gibi hissetsin, benim gibi yaşasın. Sen erkeksin ama? Senin gibi düşünsün; ama o kadın, senin gibi düşünmüyor ki.

Çocuğa benim gibi baksın; olmaz ki senin ellerin kalın, onun elleri ince.
Hayata benim gibi baksın; ya hayata senin gibi bakamaz, çünkü sen baktığın zaman yeşili sarıyı görüyorsun, o yeşilin tonlarını görüyor.

Bir eş, eşini, birey olarak görmeye başlamadıkça, aile olmaya gidilmez.
Pedagojinin aile yapısının özünde eşlerin birbirlerini birey olarak görmesi, ondan sonra aidiyet duygusunun geliştirilmesi vardır.

Genellikle evet bizim toplumumuzda birey olmadan ait olmaya teşvik ediliyor. Evlendin, barklandın vs oldun şimdi ait oldun.
Hayır. Birey olmadan ait olmak, edilgen olmak demektir.

Önce kişinin, kendisinin bir birey, bir insan, hem de mikrometrik ölçüde eşiyle aynı insani özellikleri taşıyan, aynı insan özelliklerini taşıyan bir birey olduğunu fark etmesi lazım. Arkasından ait olma gelecek.

O halde bizler notlar vs.ler alıyorsak kenara bir yere, “Pedagoji Okulu’nun notları” diye bir şeyler not alıyorsak eğer, oraya belki de en önemli cümle olarak şunu yazmak lazım: “Bir kişinin, aidiyet duygusu kazanabilmesi için, önce birey olma yetisine erişmiş olması lazım.” Birey olmadan ait olma duygusu, edilgen olmaktır.

Bir çok evliliğin temel problemi de zaten bu. Aile olamadan birçok evliliklerin artık huzurunun, tadının, tuzunun kalmamasının temel sebebi bu.
Adem Güneş

pedagog

Geçmişteki Üzüntülerden ve Yaşantıların Etkisinden kurtulabilir miyiz?

GEÇMİŞTEKİ ÜZÜNTÜLERDEN VE YAŞANTILARIN ETKİSİNDEN

 KURTULABİLİR MİYİZ

Geçmiş yaşantılarımızda, yaşadığımız olumlu ve olumsuz olaylar bizleri sık sık ziyaret eder. Bu olaylar bize olumlu-olumsuz duygular hissettirir. Geçmişimizdeki olaylar, temelde “travma” denilecek kadar büyük bir etkiye sahiptir.

Zihinden eski olayları silmek mümkün olsa. Sihirli bir değnek veya bir ilaç olsa diye düşünürüz. Fakat böyle bir şey mümkün değildir. İnsan zihni bilgisayar kasası değildir. Duyguları vardır. Yaşanmışlıkları vardır. Bu nedenle bir olay sadece olay değil; duygular, düşünceler, yaşantılar, süreçler içeren koca bir yığındır. Geçmişte yaşadığımız hiçbir olayı yok edemeyiz ama yeniden yorumlama ve anlamlandırma ile etkisini değiştirebiliriz. Anlamlandırmak ve yorumlamak yaşantıyı analiz etmek, yüklenen duyguları tekrar gözden geçirmektir. Anlamlandırmaya geçmeden önce bazı ön bilgileri paylaşmak istiyorum sizinle.

Geçmişte yaşadığımız hiçbir olayı yok edemeyiz ama yeniden yorumlama ve anlamlandırma ile etkisini değiştirebiliriz.

Bazı sonuçları hak ettiğimiz için değil, çözüm bulamadığınız için yaşarız.

 Suçluluk Duygusundan kurtulmanın kısa yolu

İnsanız ve hata yapacağız. Yaşımız kaç olursa olsun, ne kadar çok şey yaşarsak yaşayalım hatalarımız olacaktır. Çünkü yaşam bize her zaman aynı şeyleri sunmayacaktır. Sık yaşadığımız konularda tecrübeli olurken, ilk defa yaşadığımız  şeylerde hatalar yapacak, bazen bir kaç defa yaşamamıza rağmen bile aynı hataya düşeceğiz.

“Hatasız kul olmaz,”

Herkesin geçmişinde hataları vardır. Hem yaptıkları, hem de  yapamadıkları bunlara dahildir. İnsanoğlunun her attığı adımın bir sonraki aşamasını  görmesi, mümkün değildir. Mutlaka bazı adımlarımızın  sonunu % 100 kestiremeyiz. Bazı adımlarımızın da sonunu kestirmemize rağmen bizim dışımızdaki nedenlerden dolayı  olumsuz sonuçlar doğurabilir. Bu konuda kendimizi tanımalı, hata yaptığımızda da bunun insani bir durum olduğunu kabullenmeliyiz.

Suçluluk duygusu, insana daha dikkatli olma, hassas olma yetisi kazandırır. Ama bu sürekli olursa özgüven kaybı yaratır. Depresyona sürükler.

Yoğun toplumsal kurallar, bir olayda herkesin farklı bakış açısı, bencilliklerin artışı gibi nedenlerden dolayı çoğu zaman yaptığımız doğrudan bile şüphe eder hale geliriz.

Bir danışanım “ hocam  eşim beni  12 kez aldattı, 4 kez evi terk etti.. Defalarca şans verdim. Ben boşanma davası açtım, boşandım. Sonra bana  “eğer bir şans daha verseydin, kendimi düzeltecektim. Bu evliliğin bitmesinin nedeni sensin”dedi. Hep beni suçladı. İlk zamanlar emindim doğru bir şey yaptığıma. Ama şan kendimi bencil ve suçlu hissediyorum. . Hocam boşanmama rağmen acaba bir şans daha vermeli miydim?  Boşanmamıza rağmen eski eşim hep beni suçladı. Ve şu an ben de kendimi suçluyorum. Gerçekten bir şans daha verseydim belki düzelirdi diye.”

İnsanın en büyük hatası sevmek değil,  Sevmeye layık olmayan birinden sevilmeyi beklemektir.

P.Auster

Bu örnekte de görüldüğü üzere, kendimizi çoğu zaman, yanlış bilgilerden dolayı suçlarız. Neyin doğru ne yine yanlış olduğunu bilemediğimiz için yıllarca bu belirsizliğin getirdiği üzüntüden kurtulamayız.

Biz şayet sadece sonuca ya da karar sonrasına odaklanırsak, sağlıklı yorum yapamayız. Mesela boşanma kararımız % 100 doğru ama boşandıktan sonra daha kötü durumlara düşmemiz bizim suçlu veya yanlış bir karar aldığımız anlamına gelmez.  Daha kötü duruma düşmek ile doğru bir karar almak farklı şeylerdir.  Ya tam tersi olursa? Boşandıktan sonra güzel bir sistem kurup, çok mutlu ve güzel bir hayatımız olursa??  O halde kararlarımızın doğruluğunu öncelikle nedenlere göre test etmeliyiz. Sonraki süreç farklı bir aşamadır.

Aldığımıza kararların sonucunun kötü olması bizi haksız kılmaz.

Hatalarımızı, suçlarımızı bilmeli, onların bize kazandırdığı tecrübeleri de unutmamalıyız. Neden?  Şayet yaşadıklarımızı unutursak, onun bize kazandırdığı tecrübeleri de unuturuz. Ve aynı hataya düşebiliriz. Bu durumda geçmişimizi unutmayacağız ama affedeceğiz.

Kararları aldıran, nedenlerdir.

Yaşadığımız bir olaydan dolayı kendimizi suçluyorsak, burada sorun yaşanan olay değil, o olayı algılama şeklimizdir. Ne yaşarsak yaşayalım, geçmiş yaşantıyı değiştiremeyiz ama geçmişteki her şeyin bizim üzerimizdeki etkisini değiştirebiliriz. peki nasıl?

İlk olarak yaşanılanı sadece sonuç olarak değil, bir süreç olarak değerlendirmeliyiz.  Çoğu insan, kendini suçladığı olayların sadece sonucunu hatırlar.( keşke işten ayrılmasaydım.) oysa  yaşanan olayın bir öncesinin olduğunu, çeşitli nedenlerinin olduğunu, o sonuca getiren nedenlerin olduğunu hatırlamalıyız. Hiç bir şey ansınızın ve nedensiz olmaz. Geçmişte kendimizi suçladığımız bir olayı düşünürken nedenlerini ve süreci de beraber hatırlamalıyız.

Daha sonra  yaşanan olayı  kabul etmeliyiz..  keşke hiç yaşamasaydım keşke hiç olmasaydı, keşke yapsaydım/yapmasaydım” vb. Gibi cümleler olayın bizim üzerimizdeki suçluluk duygularının hiç bitmemesine neden olur. Yapmamız gereken yaşanan olayı ve yaptığımız/yapmadığımız eylemi olduğu gibi Kabul etmektir. “ evet o gün böyle yaptım. Bunu değiştiremeyeceğim için Kabul etmeliyim.

Yaşanan olayı kabullendikten sonra, yorumlamayı ele almalıyız.  Olayları bugünkü aklımızla değil, o günkü yeterliliğimizle yorumlamalıyız. O gün öyle yapmayı doğru buluyorduk. O günkü bakış açımıza göre öyle yapmak/yapmamak bize doğru geliyordu. Böyle düşünerek kendimizi affetmeliyiz.

Bugünkü aklım olsaydı dün yaptıklarımı yapmazdım. Ama dün yaptıklarımı yapmasaydım, Bugünkü aklım olmazdı….

Geçmiş olayı yorumlarken, o günün şartlarından bağımsız olarak değil, o günün şartlarını da düşünerek analiz etmeliyiz. Mesela “ ben neden o zamanlar neden rest çekmedim.” Cümlesinde “ o gün başka seçeneğim yoktu. Ya da mecburdum… çünkü…gibi. Kendimize cevaplar vermeliyiz.

O gün neden öyle yapmam/yapmamam gerektiğinin sorusunu kendimize sormalıyız. ( o gün neden öyle yaptım-yapmamdım?)

Bir gömleğin düğmelerini yanlış iliklediğimizi ancak son düğmeyi iliklediğimizde fark ederiz.

 

Geçmişteki yasanlardan dolayı kendimizi affetmeliyiz. “hata yaptım ama bu konuda kendimi affediyorum”. Bir daha yapmamak konusunda dikkat etmek için kendime söz veriyorum”.

Hata yapmanın insani bir durum olduğunu kabul etmeliyiz. Mükemmeliyetçi olmamız halinde her hata büyük bir ızdıraba  dönüşebilir. (Elbette herkes gibi bende hata yapabilirim. Ama bu dünyanın sonu değil)

Hata yapmak, her şeyi hatalı yaptığın anlamına gelmez. Başarıları görmezden gelmemeliyiz.

İnsansın, hata yapacaksın, bunlardan ders çıkaracaksın ve bir daha yapmamaya çalışacaksın.

Mükemmel olmak zorunda değilsin.

 

Yaptığımız hataları düşündükçe duygusal baskıdan kurtulamayız. Önemli olan bunlar devam ediyorsa düzeltmeye çalışmak, devam etmiyorsa da gereken dersi almak ve gündemde tutmamaktır.

Kendini suçlasan da suçlamasan da, derin pişmanlık yaşasan da yaşamasan da olmuş hiçbir şeyi değiştiremezsin.

Eğer kendini affedemiyorsan, bunun olayla alakalı değil başka alt nedenlere bağlı olduğunu bilmelisin. ( olumsuz sonuçları, ego, yalnızlık, mükemmeliyetçilik, vs.)

Eğer geçmişteki olumsuz yaşantılarının etkisinden kurtulamıyorsan, bunu sık yaşıyorsan depresyonda olabilirsin.

Her olaya yeri ve zamanında gereken davranışsal veya sözel tepkiyi verirsen, sonrasında pişmanlık ve  suçluluk süreci yaşamazsın.

Aldığım kararın yanlış sonuçlara yol açması, yanlış karar aldığımdan değil, sonrasını doğru planlayamamamdan kaynaklanıyor olabilir.

Her zaman her şeyin en doğrusu yapmak, herkese faydalı olmak, herkesi memnun etmek zorunda değilim.

“Kendimi suçlamıyorum. Kendimi affediyorum. Yaşadıklarımın duygusal yüklerinden arınmak için olayları da kişileri de affediyorum.

Kendini sevmek istiyorsan suçluluk duygusundan kurtulmalısın.

 

Serhat Yabancı

Unutmak mı Affetmek mi kitabımdan. satın almak için tıklayın..

Serhat Yabancı

Aile – Evlilik Danışmanı

instagram

twitter

youtube

Randevu iletişim:

0216 371 33 83

 

SOSYAL MEDYA HESAPLARIM

181,802BeğenenlerBeğen
71,312TakipçilerTakip Et
11,022TakipçilerTakip Et
1,301AboneAbone Ol

SON EKLENEN YAZILAR

EN ÇOK OKUNANLAR