Ana Sayfa Blog Sayfa 38

İlk hayır dediğinde kim küsüyorsa..

0

Seni seven ile seni kullananı ayırt etmek çok zor olsa da, farkı en çok çatıştığında veya ona hayır dediğinde anlarsın.

Seni seven insan, ‘hayır’ dediğinde bile sana karşı tavrı değişmeyen insandır.
Diğeri ise istediği olmadığında seni küçümseyen ya da öfkeyle seni baskılayandır.

Bazılarının samimiyeti ,menfaati kadardır.
Size olan ilgi ve sevgileri de hayır dediğiniz yere kadar.
Korkmayın,çekinmeyin, dik durun,eğilmeyin.

Eşit ilişki talep edin.
Değerinizi ezdirmeyin.
Hayır dediğinizde surat astığında,
Suratının peşinde koşmayın.

Kendinizi ona karşı sürekli mecbur ve borçlu hissetmeyin.
Bencil olmayın,
Bağımlı da olmayın.
Kendiniz olmaktan korkmayın,
Memnun olmamasından,sizi onaylamamasından çekinmeyin.
Siz cesur oldukça o size saygı duymayı öğrenecek,
Size karşı olan sorumluluklarının da farkına varacak.

Bunu yaparken;
Kendinden emin bir tavır içinde olun,
Öfke tuzağına düşmeyin,
Ajitasyona,
Suçlamaya,
Mağdur tuzağına düşmeyin.

Kendinden emin bir duruşla devam edin.

Serhat Yabancı

Aile – Evlilik Danışmanı

instagram

twitter

youtube

Bazılarının hayatında işine yaradıkları kadar varsın

0

Bazılarının hayatında işine yaradıkları kadar varsın,
Bazılarının hayatlarında, evet dediğin kadar varsın,
Bazılarının hayatlarında,itaat ettiğin kadar varsın.

İlk hayır dediğinde,
İlk sınır çiziminde,
İlk hakkını aradığında şaşırırsın o gözünde yücelttiğin insana.
Seni bir hareketle nasıl gözden çıkardığına inanamazsın.

Önce çok üzülür,sonra onun vefasızlığına öfkelenir ve en son da kendine kızarsın.

Kendine kızarsın çünkü;
Hak etmemişsindir bunu,
Hak etmemişsindir “kendin oldun diye dışlanmayı,hak etmemişsindir seni değersizleştirmesini.

Neyse ki böyle birini kaybetmenin bedelini kendini kazanarak tamamlarsın.
Bu sayede kendini ihmal ettiğini,
Başkasının memnuniyetine esir ettiğini,
Kendini onaylanmayla beslediğini
fark edersin.

Onları affeder,yoluna devam edersin.
Onlar,farkında olmadan seni sana kazandırmıştır.

Teşekkür et ve hoşçakal diyebilirsin.
Unutma ki,
Kaybeden değil,kaybedilensin.

SERHAT YABANCİ

 

Beni intagramdan da takip edebilirsiniz
Serhat Yabancı @serhatyabanci

Nasıl Affedebilirim ?

0

 

Onu, kendin için affet

 

Affetmek, yaşanılan olayın etkisinden kurtulmak için, kişinin öncelikle kendisi için attığı bir adımdır. Affedemeyen kişi, yaşanılanları değiştiremez. En fazla bundan sonrası için ne yapacağını belirleyebilir. Olayın etkilerini, hayat boyu bizi etkilememesini, cebimizde taşımamamızı sağlar.  Affetmemenin bizi  nasıl etkilediğini görmek istiyorsak, olayı aklımıza getirip o an neler hissettiğimizi görebiliriz.  Eğer yoğun duygular yaşıyorsak hala affedemediğimizi gösterir. Ayrıca affedemediğimiz için o duyguları depoladığımızı, en küçük bir kıvılcım( onu görmek, TV de benzer haberler, başkasının başına geldiğinde, konuyla ilgili bir  haber vs.)  ile nasıl alevlendiğini görebiliriz. Oysa affetmemek, hem ruh sağlımıza bir yük, hem de ilişkinin devamı için koca bir engeldir. İlişiklinin ya iyileştirilmesi ya da bitirilmesi kararı da affetme sürecinin tamamlanması ile daha sağlıklı verilebilir.

 

 Neden Affedemeyiz?

 

  • Affetmek istemeyen kişinin En büyük kaygılarından biri de aynı şeyi tekrar yaşamaktır. Bu nedenle çoğu zaman aynı şeyi tekrar yaşamamak için affetmek istemez. Olayı sıcak ve gündemde tutar. “unuttum sanma” mesajı verir.
  • Affetmek istemeyen kişi, “ bu kadar basit olmamalı” diye düşünerek affetmek istemez. Bunun hemen affedilmesi ve gündemden kalkması halinde yapanın yanına kar kalacağını düşünür. Bedel ödetmek ister. Bu olayın kendisi için ne kadar ağır olduğunu olayın etkisinin affetmemekle sürdürerek göstermek ister.
  • Affetmeyen kişi, affetmesi halinde kendisinin, kendisine zarar verenin ve çevredeki insanların onu zayıf, gurursuz ve aciz olduğunu düşüneceğini zannedeceğini düşündüğü için affetmek istemez.
  • Affetmek istemeyen kişi, affederse hiç bir şey olmamış gibi, ilişkinin yürümesi gerektiğini düşünür. “affedersem barışmam lazım “diye düşünür.
  • Affetmek istemeyen kişi, bedel ödetmek ister. Diyetini ister. Karşıdaki kişinin çabası, dayanması ve bedel ödemesi ile hem kendisine verdiği değeri ölçer hem de ödeştiğini düşünür.
  • Affedemeyen kişi, yapılan davranışı kişiliğine ve kendisini değersizleştirmeye yönelik bir saldırı olarak algılar. Affetmeyerek değerini korumaya ve toparlamaya çalışır.

 

 

Peki affetmek nedir ?

 

Affetmek, öncelikle kendimiz için, ruh sağlımız için geçerli olan bir davranıştır. Affetsek de affetmesek de geçmiş yaşanılanı değiştiremeyiz. Sadece korunma ve kırılmanın yansımalarını yaşarız. Yukarıdaki affetmek istemeyen kişinin düşündükleri aslında yanlış olanlardır. İnsanlar affetmeyi taviz vermek olarak algıladıkları için affedemezler. Ayrıca, affedilmesi gereken kişinin de çaba göstermemesi ve hatasını kabul etmemesi de affetme sürecini engeller. Öncelikle biz affedeceğiz.  Bunun yanında karşıdaki kişi bize değer veriyor, bizimle ilişkisini sürdürmek istiyorsa da onun da fazlasıyla öz eleştirisini yaparak hatasını Kabul ederek çabalaması gerekiyor.  Fakat karşımızdaki insani, hatasını Kabul etmezse, bizimle ilişkisini sürdürmek istemezse , hatta hatasını Kabul etmese bile bizim yine affetmemiz gerekir. Onunla ilişkimizi keserek de affedebiliriz. Yani affetme, karşıdakine bağlı olmadan yapılan bir çalışmadır. Mutlak olarak affetmemiz karşıdakinin çabasına bağlı olmamalıdır. Onun çabası belki iletişim/ilişkinin devamına katkı sunabilir.

 

Diğer yandan affetmeyerek, hata yapan kişinin bedel ödemesini sağlar, ödeşme mantığını ona aktarmış oluruz. “ben hata yaptım o da affetmeyerek bana bedelini ödetti”. Düşüncesiyle hata yapanda suçluluk, pişmanlık ve mahcubiyet duygularının önüne geçmiş oluruz. Yani o affedilmeyerek hatasının bedelini ödediğini düşünür.

 

 

Affetmek;

  • yaşanılan olayın duygusal etkisinden ve düşünsel patinajından kendimizi kurtarmaktır.
  • Yaşanılan olaydan dolayı kendimizi kesinlikle suçlamamaktır.
  • Yaşanılan olayı günün şartlarıyla beraber alıp kendimizi de bizi üzeni de affetmektir.
  • Affetmek, yaşanılanla ilgili kin, öfke, nefret, kızgınlık, kırgınlık gibi duyguları yaşamımız boyunca cebimizde taşımamaktır.(taşısak sanki neyi değiştireceğiz?)
  • Affetmek, yaşanılan olayın etkisinden kurtulmak, onun yarattığı duygulardan dolayı kurban rolünü üstlenmemektir.(affetmeyen insanlarda özgüven kaybı yaşanır)
  • Affetmek, yaşanılan olayı kendine mal etmemektir. ( hak edecek ne yaptım dememektir).
  • Affetmek, davranışın, yapanın kendisiyle alakalı olduğunu kabul etmektir.
  • Affetmek, barışmak değildir. Affederek de onunla iletişimimizi bitirebiliriz.
  • Affetmek, unutmak değildir. Zaten zihnimiz yaşanılan hiç bir şeyi unutamaz. .
  • Affetmek, zayıflık değildir. Bir olay asla bizi yıkamaz. Kandırılmamız, aldatılmamız, hakaret uğramamız vs. insanoğlu her şeyle başa çıkacak potansiyele sahiptir. Olayın bizi kontrolüne almasına izin vermemeliyiz.
  • Affetmek, olayın farkında olmak, ama bunun etkisinden çıkmaktır. Hayat boyu bizi etkilemesine izin vermemektir.
  • Affetmek, kişinin hata yaptığında affedilmesini sağlar. Affet ki affedilesin.
  • Affetmek zordur ama mümkündür ve gereklidir
  • Affetmek için kendimizi zorlamamalıyız. Affetmek çünkü bir süreçtir hemen karar verilemez.
  • Affetmek,erdemdir. Egoya yenik düşmemektir.

Kendi mutluluğun  ve yüklerden kurtulmak için affet

 

  • Affetmek dinen emredilmiştir. (Affeden Allah’tır, insan ise Allah’a tabi olarak ve O’nun ahlakını taklit ederek affeder. Çünkü varlıkta hak sahibi olan mülkün sahibi de olan Allah’tır. İnsan gerçekte hak sahibi değildir. Bizim affedici olmamız esas itibarıyla bir lütuf değil, haddimizi bilmek demektir E.Demirli)

 

A’RÂF – 199.ayeti.  “Sen af yolunu tut, iyiliği emret, cahillerden yüz çevir.”

Devamı kitabımda… Tıklayın…

Serhat Yabancı

Aile – Evlilik Danışmanı

instagram

twitter

youtube

Unutmak mı? Affetmek mi?

0

Unutmak mı? Affetmek mi?

Affedin ama unutmayın. Unuttuğunuz her şeyin size kazandırdığı tecrübeyi de unutmuş olursunuz. Tecrübeyi unutursanız, tekrar yaşamanız kaçınılmaz olabiliyor. Olayı hatırlamakta sorun yok, sorun onun duygusal etkilerini hala yaşamaktır.

 

Yaşadıklarım benim sınavımdı. Bana o anlarda nasıl davrandığınız da sizin sınavınızdı

 

“Unutayım.” demekle zaten unutulmaz. Unutmak, normal şartlarda olumsuz bir zihinsel harekettir. Anahtarı unutmak, randevuyu unutmak, sınavı unutmak gibi. Israrla unutmak isteyerek zihninize ters bir davranışı kabul ettirmeye çalışırsınız. O halde öncelikle, olumsuz kabul ettiğimiz bir değişimi sırf bu sefer bize fayda sağlar düşüncesiyle olumlu kabul etmemeliyiz. Yani kendimizi kandırmış gibi olsak da zihnimizi kandıramayız. Bunun sonucunda aksine zihnin direnişine neden oluruz.

Zihin unutmaz ama duygusal etkilerinden kurtulabilir.

 

Unutmak zihin için olumsuz bir hareket ise, unutma ısrarımızdan vazgeçip yeniden anlamlandırma çalışması yapmalıyız.

Unutmak yoktur, alışmak vardır.

 

Toplum olarak takıntılara sahibiz. biraz mükemmeliyetçi ve eleştirel yönümüz var. Sanırım sosyal baskının etkisi büyük. Ayrıca millet olarak geçmişimize çok değer veririz. Yani bir insanı yorumlarken ilk önce geçmişine bakarız. Bu nedenle yine millet olarak devamlı iyi imaj kaygısı taşırız. Evleneceğimiz kızın, alacağımız arabanın, oy vereceğimiz partinin, misafirliğe gideceğimiz komşunun, iş yapacağımız şirketin öncelikle geçmişine bakarız. Böyle olduğu için de abartılmış bir iyi izlenim kaygımız vardır. Yani geleceğe değil, geçmişe bakarız. Ama geçmişe bakıp, hep geleceğe yatırım yaparız. Bu nedenle de geçmiş ile gelecek arasında sıkışırız.

Toplum olarak geçmişi önemsediğimiz için de abartılmış bir iyi izlenim bırakma kaygımız vardır.

Geçmişteki pişmanlıklar ve suçluluklarımız ile gelecekteki kaygılarımız bizi bir türlü rahat bırakmaz. “Keşkeler” alır başını gider. “ Ya olursa?” gibi gelecek kaygılarımızı zihinsel olarak da kontrol edemediğimiz için bu sefer davranışsal olarak kontrol etmeye çalışır ve gereksiz bir garanticilik döngüsüne kapılırız. Tıpkı çocukluğunu fakirlik içinde geçirmiş birinin devamlı para biriktirmesi, günü yaşamayı ertelemesi ve çocukluğundaki fakirliğe dönüş kaygısından hep birikim yapması ve daha çok çalışması gibi. Ya da aldatılan birinin, tekrar aldatılmamak için yeni ilişkisinde gereğinden fazla tavizkar olması veya kontrolcü olması gibi. Şayet geçmişimizi ameliyat edememişsek, geleceğimiz de o hastalık üzerinden devam edecektir. Yani geleceğimizi geçmişin ilacı olsun diye heba ediyoruz.

 

İşte bu anlamda bakıldığında hem gereksiz takıntılar ve kaygılar, hem de içsel huzur için, geçmiş olayların otopsisini yapmamız gerekir.

 

Sizi üzen kişiye söyleyemediğiniz iki kelime için,

kendinizi  iki bin kere suçlarsınız.

 

Geçmiş olayları, kendimizi suçlayarak, pişmanlık duyarak, maruz kaldığımız fiziksel, duygusal şiddet ve istismarları tekrar zihnimizde canlandırarak analiz edemeyiz. Analiz etmek daha çok yorumlamak olarak gerçekleşmelidir. geçmişi sağlıklı yorumlayamadıktan sonra, unutmaya çalışmak, hatırlama oranını arttırır. Çünkü unutmak için devamlı “unutmalıyım” telkinini hatırlamak zorundayız. Bu telkini hatırlamak ile olayı hatırlamak aynı şeydir. Bu durumda ise, problem ile devamlı karşı karşıya geliriz.

 

Unutmak istersek devamlı “unutmalıyım”  telkinini hatırlamak zorundayız.

 

Bulunduğumuz zaman diliminde yaşadığımız olaylar, mutlaka geçmiş olaylar ve onların yarattığı duygular ile benzerlik gösterecektir. Eğer geçmiş olayları doğru analiz edememişsek, geri dönüşüm kutusundaki depo duygular ve yaşantılar yeni yaşantılar ile beraber etki aktive olacaktır. Mesela, eğer daha önce bir haksızlığa uğramış ve bunu çözememişsek, haksızlığa maruz kalmamız halinde öfkemiz veya mutsuzluğumuza orantılı olmayıp abartılı yaşanacaktır. Eğer daha önce haksızlığa uğrama ve istismar içerikli yaşantılarımız ve şemalarımız fazla ise, trafikte birinin önümüze geçmesi bile o insanı zarar vermek istememize neden olacak kadar öfkelendirecektir. Yani geri dönüşüm kutumuzdaki her şey benzer bir çağrışım ile dengesiz bir ölçüde patlamaya hazır bombaya çevrilecektir.

 

Olumsuz içerikli geçmiş olaylarla yaşamak, çoğu zaman bizde değersizlik, pişmanlık, suçluluk, kandırılmışlık, öfke, kin gibi duygu ve düşüncelere neden olur. Aslında sadece olayı hatırlamak ile bitmez. “Eşantiyon” olarak geçmişteki yaşantıyı hatırladığımızda az önce saydığım duygu ve düşünceleri de beraberinde çağırırız.

 

Peki, bu olaylar neden herkeste aynı etkiyi yaratmaz? Benzer olayları yaşayanlarda, neden “eşantiyon duygular” farklıdır? çünkü bazıları doğru yorumlama ve analiz ile çözer ve “an” a odaklanır bazıları ise  içinde tutar, sürekli pişirip pişirip kendi zihnine getirir.

 

O halde şunu tekrar söyleyebiliriz: “Bizi üzen ve mutsuz eden olaylar değil, bizim olaylarla ilgili bakış açımız, düşünce, duygu ve yorumlarımızdır.”

 

Konumuzla ilgili olduğu için ABC modelinden bahsetmek istiyorum:

Bu model Albert ELLİS tarafından geliştirilmiştir. Daha sonra BECK tarafından geliştirip bilişsel-davranışçı terapi de kullanılmıştır.

Kısaca değinirsek, bir olayın etkisi olaydan çok bizim onu yorumlamamız ve anlamlandırmamız ile alakalıdır. Bir olay yaşarız. Sonra bu olayı yorumlarken çeşitli anlamlar çıkarırız. Bu yorum ve anlamlara göre duygular hissederiz. Sonrasında da yorum ve duygulara göre davranışlarımız ortaya çıkar.

 

ABC modelinde üzerinde çalışılması gereken B dir. Yani olayları doğru yorumlayıp analiz edersek, hem hislerimiz değişir hem de ilintili davranışlarımız değişir. Oysa insanlar genelde sonuçları değiştirmeye çalışır (C). Bir olayı yanlış yorumladığımız sürece sonuçları değiştirmeye çalışmak, bataklığın sineklerini yok etmeye çalışmaktır. Her gün sinekleri yok edersiniz, sabah uyandığınızda tekrar sinekleri görürsünüz.

 

 

 

ABC düşünce modeli nedir?

A: Olay (yaşantı)

B: Düşünce ( yorumlama-algılama)

C: Duygu ve davranışlar

Şimdi bir örneği iki farklı şekilde yorumlayıp farkı analiz edelim.

 

Örnek 1:

A: Geçmişte aldatıldım

B: Ben bunu hak ettim. Yeterli olsaydım aldatılmazdım. Ben, her şeyi mükemmel zannederken kendimi kandırmışım. Ne kadar aptalmışım.

C: Değersizlik, mutsuzluk, içe kapanma, kendini cezalandırma, ilişkilerden uzak durma, yetersizlik düşüncesini bastırmak için eşiyle yoğun seks yapma vs.

Örnek 2:

A: Geçmişte aldatıldım

B: Ben bunu hak etmedim. Aldatılma hak edilmez. Ayrıca hiçbir ilişki sorunu aldatmayı haklı kılmaz. Ben kötü bir eş değilim. Olsaydım da eşimin bunu yapması, onu haklı kılmazdı.

C: Haklılık, üzüntülü ama değerlilik, herkes aynı değildir düşüncesi, soruna odaklanma. Kendini suçlamak yerine soruna ve nedenlerine odaklanma.

Görüldüğü gibi, bir geçmiş yaşantının ABC modeli ile yorumlanması kısaca bu şekilde sağlanabilir. Bu örnekte B’nin değişiminin bizim üzerimizdeki fiziksel, duygusal ve zihinsel etkilerini görebiliyoruz. Ayrıca B’nin (yorumlama-algılama) doğru şekli sayesinde, geleceğimizde farklı bir bakış açısı ediniyor geçmiş olayların etkisini (C )’yi değiştiriyoruz.

Oysa genelde A (olay) ile uğraştığımız için, kabul etsek de etmesek de yaşanılan bir şeyi yok saymaya çalışıyoruz. Böyle bir reset sistemi mümkün değildir.

 

Size karşı değişmeyen olumsuz bir davranışa, değişmeyen bir tavırla karşılık veriyorsanız, yaptığınız şey sabır değil tavizdir.

Sistemsel olarak da bir şey hissediyorsak altındaki düşünceye odaklanmak gerekir diyebiliriz. Yani her duygunun altında o duyguya neden olan B (düşünce)’yi yakalamalıyız.

Nasıl Düşünürsen ,Öyle Hissedersin

Hayatımızdaki bütün olayları B’nin üzerinde çalışarak değiştirebiliriz. Ne yaşadıysak yaşadık ama esas olan olaylar değil, bizim o olaylara nasıl baktığımızdır. Bu açıdan baktığımızda aslında insanın aşamayacağı acı ve keder yoktur.Fakat bu, hiç üzüntü hissetmemek değildir. Her olaya zihinsel olarak doğru bir anlam ve cevap vermemiz halinde denk duygu ve düşünceleri yaşarız.

Sonuçta insan her türlü acıyla ve sorunla baş edecek bir yapıya sahip olduğunu bilirse daha çok çabalar ve kendine daha çok güvenir.

Her türlü acıyla baş etmek illaki onu çekmek değil, aynı zamanda acıya son vermek de olabilir. Tıpkı kronikleşen bir ilişki, her türlü yönteminize rağmen size değer vermeyen biri, ya da sonuç alamadığınız bir işin değişimi gibi.

Şimdi bu bahsettiğimiz B’nin içeriğinin doldurulmasına ve nasıl anlamlandıracağımıza bakmalıyız.

 

Geçmiş Unut Demekle Unutulmuyor

Olaylar ile yıllarca beraber yaşamak yerine onları analiz etmeye ve çözmeye ne dersiniz? Peki, bunu nasıl yapacağız?

Öncelikle çözüm için bir sorunun varlığını kabul etmeliyiz. Eğer yaşantıyı geriye dönüp değiştiremiyorsak, ancak onunla ilgili düşünce, duygu ve davranışlarımızı değiştirebiliriz.

 

Hayata bakış açımızı irdelediğimizde kendimizi kısır döngüye girmekten koruruz. Geçmişe takılmak, hem bugünü, hem anı, hem de yaşama arzusunu alır götürür. Önemli olan ayrıntıları yakalamak, acıları yeni bakış açılarıyla, dar kalıplardan uzaklaşarak geçmişe takılmadan, “şimdi” ve “burada” kavramlarını dikkate alarak irdelemektir. Acıları yaşarken kalıcı olmasına izin vermemek için doğru yorumlamak gerekir.

 

Acı veriyorsa geçmiş, geçmemiştir

(M.Mungan)

 

Psikolojik deneyimler aslında bireyin psikolojik açıdan güçlenmesini de sağlar. Dezavantaj gibi görünen durumları birey kendi içinde geliştirdiği savunma mekanizmalarıyla avantaja çevirebilir. Böylece bireyin kendi içsel dünyasına yaptığı bu özel yolculuk da acılarına yüklediği anlamlarla derinleşir. Ve yaşam böylece deneyimlerimiz ve yaşadıklarımızla hayatın içindeki acı, tatlı, iyi, kötü gibi anlamlara atfettiğimiz değerlerle anlam bulur.

Kişisel gelişim kitapları genelde “Unutun,takmayın, takılmayın, anı yaşayın.” gibi cümleler sarf eder. Ama bilmeliyiz ki, bunu yapmak bu kadar kolay değildir. Unutmak ve kafaya takmamak kolay olsa herkes zaten başarabilirdi.

 

Unutamadığın olaylarda ; öfke ,suçluluk,pişmanlık,mağlubiyet,intikam gibi duygu-düşünceler vardır.

Unutmak gibi yok saymak, küçümsemek veya abartmak da çözüm değil. Yaşanan olayla ilgili olumlu ya da olumsuz deneyim her ne ise ileride benzeri bir yaşantı tekrarladığında nasıl davranmalı, ne tür tepki nasıl sonuçlar doğuruyor gibi konular açısından geçmiş irdelenmeli ve tecrübe olarak bir kenara kaldırılmalıdır.

 

 

 

Geçmişteki Bir Olayı Nasıl Ele Alırsak Bundan Sonra Daha İyi Hissederiz?

Yaşadığım olay :………………………………………………………………………………………. ………………………………………………………………………………………………………….

 

1.Yaşadığım olayı, arkadaşım yaşamış olsa ve bana şu an anlatıyor olsa, ona ne söylerdim? Nasıl bir öneride bulunurdum?

 

  1. Böyle bir yaşantıyı tekrar yaşamamak için nasıl bir tecrübeye sahibim?

 

  1. Şu an geçmişteki olay ile ilgili ne yapılsa kendimi mutlu hissederdim?

 

  1. Geçmişte yaşadığım olayı bugün analiz ettiğinde, kendini sorumlu tuttuğum neleri değiştirebilirdim? (Çevreyi, şartları, yaşını, olgunluğunu, kararları vs.…)

 

  1. Yaşanan olayda o günkü şartlarda olduğu gibi düşünmem mümkün müydü? Eksik neydi?

 

  1. Farkındalığım var ama değiştirebilecek gücüm yoksa yine de sorumlu olur muydum?

 

  1. Bu olayı hep bildiğim ve yorumladığım gibi bakmaya devam edersem ne olur?

 

  1. Farklı bakış açısı ne olabilir?

 

  1. Şu an ne olsa o olaydaki karakterleri affederdim?

 

  1. Affetmemek bana ne kazandırıyor?

 

Soruları tek tek cevapladıysak, derin bir analiz yaparak olayı tekrar sorgulamış oluruz. En azından fark etmediğimiz bakış açılarını ve hatalı bakış açılarımızı da görmüş oluruz.

Devamı Unutmak mı affetmek mi kitabımda... Tıklayın..

Serhat Yabancı

Aile – Evlilik Danışmanı

instagram

twitter

youtube

Serhat Yabancı ile İlişkiler Üzerine Konuştuk-Boxer Dergisi-10.02.2018

0

Serhat Yabancı ile İlişkiler Üzerine Konuştuk

Her insanın üzerinde düşündüğü, sorguladığı ve bir türlü işin içinden çıkıpta tatmin edici cevaplar bulamadığı bir konudur ilişkiler. Kadınlar ne ister, erkekler ne bekler? İnsan neden aldatır? Günümüz ilişkileri neden tatmin edici değil? 5S +1 kuralı nedir?

Serhat Yabancı ile İlişkiler Üzerine Konuştuk

Yayın Tarihi: 9.02.2018 16:51:00

Günümüz ilişkileri ve evlilikleri hakkında merak edilen birçok soruyu hem ekranlardan tanıdığınız hem de “Bütün Aşklar Tatlı Başlar”, “Düşündüğün Gibi Değil”, “Unutmak Mı, Affetmek Mi?” adlı kitapların yazarı aile ve evlilik danışmanı Serhat Yabancı’ya sordum.

Son zamanlarda insanlar sürekli ilişkilerin kısa vadeli ve sağlıksız olduğundan yakınıyor. Günümüz ilişkileri neden bu hale geldi?
Dünya değişiyor, toplum değişiyor, doğal olarak da insanların beklentileri de ilişki algıları da değişiyor. İlişkiler konusundaki değişimin yönüne bakıldığında daha fazla ben merkeziyetçi bir yöne kaydığını söyleyebiliriz.  Haz odaklı bir dünyada ilişkilerin bu döngüye kapılması kaçınılmaz artık.  İlişkileri “ haz “ ve “ben” üzerine koyuşlar arttıkça fast foodlaşan  ve kullan at yaşantılar da artmaya başladı. İnsanlar sürece değil, direkt sonuca odaklanmaya başladı. Çoğu insan beraber mutluluk kurabileceği değil, mutlu edilebileceği bir ilişki arayışına girdi. Diğer yandan baskılanmış, ihmal edilmiş bir neslin çocukları olduğumuz için de anne/babamıza benzememek adına daha fazla direnç ve savunma ile başlar olduk ilişkilere. Hayatında biri olmadan kayınvalide fobisi olanlar, eşinin kontrolüne girme kaygısı yaşayan erkekler buna örnek. Yetiştiricilerin kendi hikayelerini çocuklarına aktarmaları ve toplumdaki hatalı ilişki örnekleri eşlerin ve eş adaylarının uyum sağlamakla- boyun eğmeyi karıştırmalarına neden olmaktadır.

Diğer yandan salt mutlu olmaya, hazzı tatmaya odaklı bir akımın oluşması ilişkilerde strese, soruna, gerginliğe tahammülü daha da azalttı. Bir önceki neslin ilişkilerdeki aşırı tavizine karşın yeni neslin aşırı tahammülsüzlüğü olarak kendini göstermektedir.

İnsanların “ilişki” kavramını yanlış algıladığını düşünüyorum ben. Mesela en basitinden kişisel olan şeylerin (telefon, sosyal hesaplar, mailler vb.) gibi şeylerin şifrelerini bilmek “güven” olarak adlandırılıyor. Neden kavramlar bu denli sığlaştırıldı?
Esasen hayatımıza biri girince onun sahibi gibi hissetmemizin sonucu bunlar. Ait olmak ile sahip olmak arasındaki çizgiyi kaçırmanın sonuçları. Özellikle de son zamanlarda “kendisi için seven” bir akımın başlaması ile “benimleysen her şeyini bilmek hakkım” düşüncesi ile “biz – ben” sınırları aşılıyor.

Ortak sosyal medya hesabı açmak, şifreleri bilmek, her yerden koordinat istemek vs gibi.  Temeldeki bireyselleşememe sorunun dışa vurumu. Özel ilişkiler toplumdaki ilişki ağının fotokopisidir. Üyeleri birey olamayan bir toplumun eşleri de sevgilileri de birey olamaz/kalamaz. Sürekli birlikte olmak sadece ilişkisiyle mutlu olabilmek, paylaşımcı olamamak gibi durumlar bağımlı ilişkilere doğru yol aldırıyor.

Güven kontrolle sağlanmaz. İnsan kontrol edip güvende hissettikçe kontrol ettiği için güven verdiğini düşünür ve güvende hissetmek için sürekli kontrol etmeye devam eder. Kaybetme kaygımız veya ona olan bağımlılığımız ona yapışmamızı daha fazla kaygılanmızı tetikler.

Geçtiğimiz günlerde yasak ilişkiler üzerine yazdığın bir yazını okudum. Bu tür ilişkilerin sayısı yabana atılmayacak kadar çok. İnsan etik olmadığını bile bile neden böyle bir şeyi yaşamayı seçer?

Gerek ilişkisel gerekse kişisel sorunlar veya nedenler diyelim üçgen ilişkileri yaratır. Beklentisi yüksek olanlar, tatminsizler, haklılık şeması, yetersiz tatmin gibi nedenler üçgeni yaratır.  Her aldatma gerek ilişki ile gerekse kişilikle ilgili sorunu gösterir. Aldatma, sorundan çok sorunların sonucudur. İyi bir süreç yönetilir ve destek  alınırsa ilişki eskiden daha iyi olabilir. Yüzleşmeler sağlanır, beklentiler ve duygular dökülür.

Kankalıkla, sevgililik birbirinin içine geçmiş gibi geliyor bana. Artık öyle bir hal aldı ki birbirlerine “kanka” diyen insanlar cinsel birliktelikler yaşayıp yine birbirlerine “kanka” demeye devam edebiliyor. Fuckbody ilişkiler elbette mevcut ama bu durum sanki çok başka bir boyut ve sağlıklı bir durum değil gibi geliyor. Sen nasıl değerlendirirsin?
Haz odaklı paylaşımlarda aidiyet ve gelecek sorunu vardır. Anlık paylaşımlarla özel alana girilir, aidiyet ve bağlanma problemi nedeniyle de sosyal arkadaşlık alanına çekilme yaşanır.  Bu tip ilişkiler taraflardan birinin ya da her ikisinin de ihtiyaç ve yalnızlığını gidermeye odaklıdır.  Sağlıklı mı sorusuna gelince, isteyen istediği ilişkiyi yaşar. Lakin, neye göre sağlıklı kıyaslaması ile cevap verebilirim. Güvenli, sevgi dolu, saygılı bir ilişkiye göre bu ilişkiler sağlıksız. Ayrıca bu tip ilişkiler içinde olanların kalıcı ilişki kurma ihtimalleri ve  karşı cinse güvenme ihtimalleri git gide  azalır. Kanka olduğun kişiyle sevişemezsin. Sevişmişsen artık kanka kalamazsın. Yalnızlık ve duygusal yoksunluk sınırların en büyük düşmanıdır. Adını kankalık koyup özel ilişki yaşamak onunla bir gelecek görmeyip anlık paylaşımlara odaklanmaktır.

İlişkilerde çok sık yaşadığımız bir durum duygusal manipülasyon. Manüpile edildiğimizi nasıl anlarız?
Mesela kendimizi istemediğiniz şeyleri salt karşıdaki istiyor diye yaparken buluyorsanız, ilişkinin doğal beslenmeleri lütuf gibi hissettiriliyorsa, sürekli karşıdaki sizi suçlu ve borçlu hissettiriyorsa, sizi mantığınız ile duygularınız arasında bırakıyorsa…

Mutlu bir ilişki nedir diye sormak yerine sağlıklı bir ilişki nasıl olur diye sormak daha doğru. Sağlıklı bir ilişkiyi oluşturan temel dinamikler nedir? Neyi fark ettiğimizde o ilişkiyi sorgulamaya başlamalıyız?
Yüzde yüz sağlıklı diye bir ilişki yoktur. İlişkiler insan ve mevsim  gibidir. İyi zamanların olur kötü zamanların olur.  Mevsimler gibi, kışı var yazı var baharı var. Her dönemde başka tadı var. Eğer sağlıklı  ve sürdürülebilir  olmasını istiyorsak; 5 S + 1’I yöntemini öneririm. Sevgi + saygı + sadakat + sohbet + sex + ilgi. Bu altı dinamik normal şartlar altında ilişkiyi  tutarlı ve mutlu kılar. Ama yine  söylerim ki her zaman mutlu olamayız. Her zaman sorunsuz olamayız. İlişkilerimizdeki mükemmel olma beklentilerini “gerçekçi” düzeye indirgemeliyiz.

Herkes ilişkisinde kendini fedakâr ilan ediyor. Fedakâr olunca iyi bir sevgili olduğunu düşünüyor. Öyle mi gerçekten?
Fedakarlık sağlıklı, aşırı fedakarlık ise hem yapana hem alana hem aradaki ilişkiye zarar veren bir sürdürme biçimidir. Aşırı fedakarlık, kişinin kendi yoksunluk duyguları ve kaygılarını dindirmek için yürüttüğü bir sürdürme şeklidir. Kaybetmemek, daha fazla birlikte olmak, hep kontrolünde tutmak, onsuz mutlu olamamak gibi alt nedenler fedakarlık aracı ile dindirilir ve tatmin edilir. Fedakarlık akut bir çözüm şeklidir. Siz sürekli fedakarlıkla yürüyorsanız bu sizin görevinize dönüşmüştür. Göreviniz olan bir  eylemin de extra  kıymeti olmaz. Sıradan algılanır. Çoğu aşırı fedakarlık (kişiyi veya ilgisini)  kaybetme kaygısından doğar.

İlişkilerimizi neden bağlılık değil de bağımlılık boyutunda yaşıyoruz. Özellikle de biz kadınlar..
Kadınlar çok hızlı bağlanırlar. Yaşadıklarına hemen duygusal anlamlar yükler, yaşadıklarına ve kişiye değerler atfederler. Buraya kadar her şey normal. Kadın tabii ki erkekten daha duygusal ve daha duygu tatmini odaklı. Lakin, bu duygu kaynağı olan ilişki tek mutluluk kaynağına dönüşürse o zaman bağlılık durumu bağımlılık durumuna dönüşümektedir. Bağımlılık, salt bir  kaynağı merkeze almaktır. Ülkemizde kadınlara mutlu olmak küçüklükten itibaren öğretilmez. Mutlu olmaları bir ilişkiye, beyaz atlı prensle  olacağına inandırıldıkları için bir ilişkileri olduğunda ya da evlendiklerinde  tüm beklentilerini o kişiye yüklerler. Kadınlarımızın bağımlılıklarının altında kendini mutlu edebilme yöntemleri ile ilgili sorunlar yatıyor. Bu ise çoğu zaman yanlış kodlama (şema) nedeniyle sürdürülüyor. Mutluluk havuzumuzu  sadece ilişkiyle değil, kök aile/akraba, iş, arkadaş, hobiler ve bireysel zaman ile doldurmayı öğrenirsek kişi veya ilişki bağımlığını minimize ederiz.

Erkekler ile kadınların ilişki anlayışı farklı. Dolayısıyla beklentilerde de çatışma çıkıyor. Erkek ve kadın ilişkiye nasıl bakıyor?
Kadın – erkek eşit değildir. Farklıdır. Üstünlük yok, farklılık var.  İki tarafın da farklılığı kabul etmesi çok önemlidir. Farklılık kabul edildiğinde kimse kendi ihtiyacını ilişkinin ihtiyacı olarak dayatmaz. Karşılıklı ihtiyaçlar, algılar ve hissedişler kabul görür. Kadınların duygusal ihtiyaçları, erkeklerin bireysel alan ve cinsel ihtiyaçları ile kıyaslanmamalıdır. Biri diğerinden üstün veya  ana ihtiyaç değildir. Olaya böyle bakarsak önem yarıştırması yapmayız. Kadınlar değer, ilgi, aidiyet ve bunları hissettiren ilgi ve sorumluluk görmek ister. Erkekler ciddiye alınma,  cinsel doyum  yaşamak ve bunlar için de onaylanma ve istek görmek ister. İlişkilerdeki farklı beklentilerimiz hem biyolojik hem  öğrenilmişlik sentezidir. Bunlara saygı  duymak karşılıklı tatmini esas almak gerekir. Erkek kendisini ciddiye alan, sözünün geçtiğini düşündüğü bir ilişkide kendini güçlü ve değerli hisseder. Kadın da ilgi, sevgi, sahiplenilme  ve düşünülme gördüğü ilişkide kendini güçlü ve değerli hisseder.

Erkeklerin duygusal olmadığı, ilişki bittiğinde pek umursamadıkları düşünülür. Sana seansa gelen hemcinlerinden mutlaka bir çok değerlendirme şansın olmuştur. Ekekler gerçekten duygusuz ve vurduymaz mı ilişki konusunda?
Aslında erkekler de kadınlar gibi duygusaldır. Bu doğuştan gelen bir durumdur. Lakin, sosyal yaşam içinde duyguları gösterme şekli farklılık gösterir. Kadın ağlar, erkek öfkelenir. Kadın sevgi gösterir erkek onun yaşamını kolaylaştırmaya çalışır. Biterken de kadın süreçte, erkek sonuçta üzülür. Erkekler bitirmeyi özgürleşme sanır. Kadın ise  mecbur kalıp bitirme olarak görür. Kadın bitirene kadar yasını tutar. Erkek için ise taziye ayrılık gerçekleri ile yüzleşince ve ayrılık başlayınca başlar.

Toplumumuzda erkeğin duygusallığı, romantizmi zayıf ve pasiflik olarak dayatılıyor. Bu durumdan erkek güç simgesi olarak ciddi ve mesafeli olmayı seçer. Ben şunu söylerim, sevgi de öfke de birer duygudur. Öfkesini gösteren herkes sevgisini de gösterebilir.

Gerek ilişkiyi başlatma konusunda gerek duyguları ifade konusunda gerekse iki kelimelik mesaj atma konusunda vb. Iki cinste genelde ilk adımı karşıdan bekliyor. Dolayısıyla bu bazen uzun bekleme süreleri demek olabiliyor. Bu süreçte belki de duygular, heyecan sönüyor vs. Neden duygusal ilişkilerimizde özellikle hep karşı taraftan bekliyoruz?
Zayıf görünme, reddedilme, muhtaç algılanma, çok istekli sanılma, bunlardan dolayı da ucuz  algılanıp sömürülme kaygımızdan dolayı ne kadar yoğun olursak olalım  ilk adımı karşıdan bekliyoruz. Bunların çoğu incinme ile ilgili kaygılarımız.“Hayır“ cevabına alerjimiz var millet olarak. Hem “hayır” diyemeyen hem de “hayır” a gelemeyen bir toplum olduğumuz için ilk adımı atmak sürdürmekten daha zor geliyor bize. Çoğu insan sırf ilk adımı atamadığı için kaybediyor, kazanacağı yerde. Cesaret de aşktandır. Aşık birinin ilk adımı atamaması aşkını sorgulatır. Egonuz aşkınızdan veya sevginizden büyükse hep egonuz sizi yönetir. Siz beklerken karşıdaki de sizin isteksiz olduğunu düşünüp vazgeçebiliyor, yolunu çiziyor.

Röportaj : Ayça Akın

Serhat Yabancı

Aile – Evlilik Danışmanı

instagram

twitter

youtube

 

Sen benim her şeyimsin Çünkü sana bağımlıyım

0

 

Bir depresyon sınırı: Sen benim her şeyimsin

Bir depresyon sınırı: Sen benim her şeyimsin

 

Eğer siz partnerinize “Sen benim her şeyimsin; sensiz olamam!” diyorsanız, kendinizi bir hiç saymışsınız; onunla var oluşunuzu tamamlamak, yetersizliğinizi kapatmak istemişsinizdir. Çünkü siz yeksiniz. O da yek. Ama ilişki iki kişiliktir. Bu nedenle ne olursa olsun, ne kadar severseniz sevin, kişiliğinizi, benliğinizi, mutluluğunuzu korumalısınız. İlişkide mutlu olanlar, dik duranlardır. Tavizlerin sonu gelmez. Taleplerin de sonu gelmez. Bu nedenle bağımlı kalmak, ilişkide sıfır olmak yerine, kendinizi hissetmelisiniz.
Zayıf, yetersiz ya da kendini öyle zanneden birinin hayatında önemli olmak daha kolaydır. Böyle birini seçmeniz hâlinde onu güçlendirmeye, hayatını düzenlemeye çalışır; bunun karşılığında da onun hayatının merkezinde olmak istersiniz. Beklentiniz merkezde olmak, emekleriniz ise buna ulaşmak içindir. Fedakarlığınızdan güç alarak her şeyi yönetmeye, kontrol etmeye başlarsınız. Ta ki size olan muhtaçlığı bitene kadar. Muhtaçlığı bittiğinde ise, size karşı çıkmasını nankörlükle suçlayacaksınız.Yani kendi beklentiniz için fedakarlıktan kaçınmalısınız. Çünkü karşılanmadığında, yücelttiğiniz insandan nefret etmeye başlarsınız.
Hayatınızda denge sorunu varsa, etrafınıza dikkatlice bakın. Muhtemelen birini yanlış bir yere koymuşsunuzdur”
(J. Christophe)

                 

  CÜMLENİN ANALİZİ
“Sen benim her şeyimsin; sensiz olamam!” cümlesinin analizinde kişinin kendini yetersiz, değersiz ve bağımlı hissedişi vardır. Bağımlı ilişki yaşayanlar, karşısındakini çok yüceltip, en küçük bir sorunda ise hayal kırıklığı yaşayanlardır. Tüm yaşamını o kişiye göre planlarlar. O insanın olmamasını düşünmek bile kişide kaygı yaratır. Bağımlı ilişkilerde aşırı yüceltmek, tüm beklentileri partnerine yüklemek, hem yükleyeni hem de bu sorumluluğu taşımak zorunda kalanı mutsuz eder. Devamlı özür dilenen bir ilişki şekli ortaya çıkar.
    Bağımlı ilişkide birey, sosyal hayatından kopuk yaşar. Arkadaşları, ailesi ikinci plandadır. Tüm zamanını ve paylaşımlarını partneriyle geçirmek ister. Bu tip ilişkiler, en yoğun yaşanan; ama en zor ilişkilerdir. Kopması zor, ayrılık acısı en ağır olan ilişkilerdir. Bağımlı ilişkilerde kişi, ilişkinin devamı için partnerinin her dediğini yapar. Devamlı tavizler verir. Onu elde tutmak için, mantığına ters olsa da her şeyi dener. Tıpkı sevgilisi için cinayet işlemek, banka soymak gibi…
       
  BAĞIMLI İLİŞKİNİN GİZLİ ÖFKESİ
Aslında bağımlı ilişkilerde kişi, bağımlı olduğu partnerine gizli öfke de barındırır. Çünkü partneri onu zor durumda bırakmış, özgürleşmeye çalışmıştır. Ama kişi öfkesini partnerine değil de, tepki veremeyen kendine yöneltmiştir. Bu nedenle her gün kavgalar, nedensiz suçlamalar bu ilişkinin temel özelliğidir. Olmadık yere sorun çıkartma, partnerine acı çektirme, problem yaratma gibi olayların temelinde intikam duygusu yatmaktadır.
Sen benim her şeyimsin ilişkisi, aslında menfaatlerin içinde olduğu ilişkidir. Bağımlı olan yüceltilmekten, memnun edilmekten hoşlananı bulur. Yüceltilmek, pohpohlanmak isteyen ise, bunu yapanı bulur. Yani tencere kapak misali birbirini tamamlar.Günümüzde çok fazla rastladığımız bu ilişkiler, aslında yaşamı duygusal istismarlarla dolu olanlar ile şımarık yetiştirilenlerin oluşturduğu ilişki kombinasyonudur.
          KİMSE KİMSENİN HER ŞEYİ DEĞİLDİR
İşin özüne bakarsak, kimse kimsenin her şeyi değildir. Herkes içindeki potansiyeli ve kendi kıymetini bilirse, hayatında daha sağlıklı süreçler yaşayacaktır. Yaratılışımızda her şeyle başa çıkacak güce sahip bir kodla dünyaya gelmemize rağmen, kazanımlarla bu gücümüzü kaybediyor ya da fark etmeden yıllarca başkalarına veya sadece aşk kırıntısı veren ilişkilere yapışıp kalıyoruz.Bazen o kadar aciz, bize uymayan, verdiğimizi hiç hak etmeyen biri için o kadar çok çaba sarf ediyoruz ki, biz bile uyandığımızda kendimize inanamıyoruz. Sonrasında da o insanın acımasızlığından, hak etmeyişinden bahsediyoruz. Oysa bu süreç bizim ürünümüzdür. O kişiyi bulmaktan tutun, ilişkiyi o şekle o sokmaya kadar her şeyi biz yapıyoruz.
Hak ettiğimiz değeri vermeyi boş verin, hak edene hak ettiği değeri vermeyen birinden uzaklaşmaz ya da gereken tepkiyi vermezsek, böyle yapması hâlinde kaybedeceğini ve bizim davranışlarımızın da ona göstermezsek zamanla ilişki; isteyen – vermeyen ya da kaçan – kovalanan şekline dönüşür. Dönüştürürüz. En sağlıklı olan, ilişkinin karşılıklı olması, tek taraflı çabalar içermemesidir. Sürekli ilgisizlik veya sevgisizlik durumlarında ise, buna izin verilmemelidir.        Hayatta hiç kimse vazgeçilmez değildir. Hiç kimseye de bunu hissettirmeyelim. Şu gerçek de var ki, vazgeçemem diyen herkes, vaz geçemediğinde karşıdaki zaten vazgeçer. İnsanlar artık hayatlarında aciz partner istemiyor. Eskiden kadınlar bu tip erkekleri istemez; erkekler isterken, şimdi her iki taraf da istememektedir.
“Bir kişiye vazgeçilmez olduğunu hissettirdiğinizde, ilk vazgeçeceği kişi siz olursunuz”.    (S. Freud)
Konuyla ilgili Serhat Yabancı nın dördüncü kitabı çıktı.. “Evlenmeden boşanmadan önce iyi düşün..”İncelemek için Tıklayın

Aile – Evlilik Danışmanı

Tüm paylaşımlarımızı takip etmek için için sosyal medya hesaplarımız:

instagram

twitter

youtube

 

Asıl katil bulundu

0

İnsanlık Mars’a göz dikti fakat bu mesele hâlâ çözülemedi

 

Elif DEMİRTAŞ BİLİR / haberturk.com
edemirtas@haberturk.com

Yıllarca soruldu bu soru, üzerine araştırmalar, tartışmalar yapıldı; şarkılara konu oldu. Fakat bir türlü net bir cevap bulunamadı. Eğer bildiğimiz gibi evlilik aşkı öldürüyorsa insanlar neden evlenmek istiyor? Evlendikten sonra aşk ölüyorsa evlilikler nasıl devam ediyor? Aşk olmadan da evlilik ve ilişki yaşanabilir mi? Bu konu üzerine tartışmalar zaman içerisinde farklı boyutlar kazanarak devam edeceğe benziyor. Biz de günümüz şartlarını göz önünde bulundurarak evlilik ve aşk üzerine merak edilenleri Aile-evlilik ve ilişki terapisti Serhat Yabancı’ya sorduk.


Evlilik ve aşkı birlikte yaşamak mümkün müdür? Bu iki kuramı nasıl açıklarsınız?

Evlilik bir düzen üzerine kurulu sistem bütünüdür. Aşk ise kuralsızlık, dengesiz duygu ve biliş durumudur. Farklı duyguları farklı zamanlarda yaşamaktır. Aşkla Evliliğin çelişmesinin temelinde, birinin tutarsız ve güvensizliğine rağmen diğerinin daha fazla güven vermesi ve duyguların daha statik olması yatar.

Aşk bir duygu durumu iken, evlilik bir medeni durum ve yaşam tarzıdır. Yaşam tarzınız duygu durumunuzu etkileyecektir elbet. Fakat bu yok etmesi veya öldürmesi olarak değil, yön vermesi veya şekillendirmesi olarak değerlendirilmelidir.

Evlilik aşkı nasıl etkiliyor?

Evlilik, aşkı bir şekle sokar. Daha güvenilir, daha özgürce yaşanmasını, sosyal baskılara karşı korumasını, aşkın yaşama şeklinin çiftlere devredilmesini sağlar. Evlilik aslında aşkın en güvenilir limanıdır. Ta ki beklentiler ortaya çıkana kadar.

Ne oluyor beklentiler ortaya çıkınca peki? Beklentiler mi aşkı öldürüyor aslında?

Evet. İtiraf etmeliyiz ki evlilik aşkı öldürmüyor, beklentiler aşkı öldürüyor. Bu beklentiler, evli olmak, damat-gelin olmak; rolüne göre evdeki ve dışarıdaki sorumluluklar, yemek yapma- para kazanma sorumluluğu, hesap verme- hesap sorma durumları, istemediğin zamanlarda cinsellik yaşama-yaşamama durumu gibi. Bu ve buna olan, bazen sorumluluk bazen baskı bazen de sistemin sana yükledikleri nedeniyle evlilikteki aşk, temel ihtiyaçların ve beklentilerin gölgesinde kalmaktadır. Bu sorumluluklardan elbette bazıları yerine getirilmelidir. Evliliği flört mantığıyla yürütemeyiz ama bu sorumlulukların nasıl yerine getirildiği, nasıl talep edildiği ve yerine getirilmediğinde yaşananlar önemlidir.

Aşk hep var olamaz mı peki?

Evliliği özenli, korunması ve büyütülmesi gereken bir çocuk gibi yürütürseniz aşkınız da yıpranmaz, yer ve şekil değiştirerek devam eder. Ama yıpratılan bir evlilikte aşkın aynı kalması düşünülemez.

Aşk bittiğin de evlilik de mi bitmeye mahkum? Yani aşkın sürmesi evliliğin devamı için gerekli olan bir durum mudur?

Evliliği sürdürme şekliniz yanlış ise, o şekilde yürüttüğünüz bir flörtte de aynı şeyleri yaşarsınız. Tek fark şu, aşk bittiğinde flörtün bitmesi kolay, evliliğin bitmesi zordur.

Yani aşk sadece evlenince bitmiyor. Öyle mi?

Bir flörtte de özensiz ve sorumsuz iseniz, aşkta evli gibi bir süreç yaşarsınız. Aşkın öldüğü tek yer evlilik kurumu değildir. Saygının, sevginin, ilginin olmadığı her yerde aşk ölür.

O halde evliliğin değil, evlilerin aşkı zedelediğini düşünebiliriz.

Evlilik, aşkın yarattığı fizyolojik, duygusal ve zihinsel etmenlerini stabil hale getirir.

Yani?

Yani aşkın ani duygu iniş çıkışları, kaybetme kaygıları, taktik savaşları, evliliğin verdiği güven ve sakinleşme durumu gereği aşk belli düzeye iner. Aslında bu azalma gibi görünse de yaşanabilir düzeye gelmesidir.

Flört aşkı, son model araba gibidir!

Sonuçta hiç bir ilişki, evlilik, flört, gizli aşk, yasak aşk vs. süreç boyunca ilk günkü gibi devam etmez. Mesela 8 yıldır devam eden bir flört aşkının, evlilikteki aşktan tek farkı birkaç yaşanmamış amaçtır.

Flörtlerde yaşanan aşk ile evlilikte yaşanan aşk farklı mı yani?

Flört aşkı, son model araba gibidir. Kokusu, heyecanı, beklentileri, imajı farklıdır. flörtün başı, reklamlar dönemi olduğu için, olan ile olması gereken arasındaki fark yüksek, buna bağlı olarak da aşk daha da yüceltilir ve daha yoğun yaşanır.

Flört döneminde görüşmenin sıkılığı, içeriği, umutlar, kavuşamamanın verdiği motivasyon, tamamlanma ihtiyacı gibi etmenler aşkın yoğun olmasını sağlar. Sonuçta aşkın flört döneminde yoğunluğu flörtten kaynaklanırken, evlilikte ise bunların tamamlanmasından dolayı aşk oranının daha da artması gerekir. Oysa evliliği bir yarış gibi görenlerde evlilik, hedefsiz kalmak rakipsiz kalmak olarak algılandığı için aşk oranı da azalır. Bazen de yeni rakipler ve hedefler seçilir ve aldatmalar oluşur.

Aşkı yaşatmak, sürdürmek mümkün mü? Aşk hiç bitmese mesela?

Özellikle narsistlerde ilişki: yarışmak, elde etmek, devamlı flört veya nişanlılık dönemi duyguları yaşamak arayışları vardır. Devamlı yeni ve taze duygular yaşamak için de sık ilişki değiştirmek veya aldatma girişimlerinde de bulunurlar. Oysa esas olan var olan ilişki içinde bunu yaşamaktır. Çünkü partner değiştirmek, geçici de olsa o duyguları size verecek ama sonrasında aynı döngünün başına geleceksiniz. Eğer evlilik içinde aşkı veya sizi bağlayıcı duyguları keşfedemiyorsanız hayatınız düzensiz ve kısa süreli ilişkiler ve kaçan-kovalayan sistemi ile sürecektir.

Evliliğin aşkla bir alıp veremeyeceği bir sorunu yok. Sadece biz kendimizi “aşk, flörtte yaşanır, aşk kaçak veya yasaksa yaşanır ya da ulaşamadıkça yaşanır” diye inandırdığımız için evlilikte aşkı yaşatamıyoruz.

Sonuç olarak ne diyorsunuz, aşkın katili bulundu mu?

Evlilik aşk öldürmez. Evlilik, sizin ilişki için çabanızı azaltır. Eğer korku ile bağlı biri veya kaybetmemek için evlenen biriyseniz aşkınız da çabanız da çok çabuk sonlanır. Flört döneminde kaybetme kaygısı yaşayanlar, bununla ancak evlendiği taktirde başa çıkacaklarını sanırlar. Oysa evlilik, güvenlik için değil, sevgi için aşk için olmalı. Sevgisiz ve aşksız bir güvenlik ihtiyacı risklidir. Çünkü güvenlik ihtiyacınızı karşıladıktan sonra o ilişkiden beslenecek bir şey bulamazsınız. Bu durum ise, iyi bir ilişkinin ancak doğru bir başlangıçla da ilişkisi olduğunu gösterir. Yani niçin evlendiğinizin cevabıdır bu.

Kaybetme korkusu, sizi ona yakınlaştırır. Kaybetmemek için daha çok çaba gösterir, daha çok alttan alır, daha çok yanında bulunur, kendinizi 1 saniye bile unutturmamak istersiniz. Ama kaybetme korkusu aşkı arttırmaz. Çünkü aşk iyi bir şey, korku kötü bir şey ise, kötü bir şey iyi bir şeyi arttırmaz. Bu sadece anlık bir değerdir. Evlilikte kaybetme korkusunun olmaması, aşkı azaltmaz. Aksine bu korku olmadığında daha özgürce yaşarsınız aşkınızı. Çünkü, korkunun olduğu yerde özgürlük olmaz, özgürlüğün olmadığı yerde de aşk olmaz ve yaşanmaz.

Aşkta kaybetmemek adına büyük bir çaba vardır. Hem kişiyi hem de aşkı… Bu ise özel davranmak ile ancak ayakta durur.

Özel davranmak?

Evlilikte eşler birbirini özel görmezlerse itinalı davranmazlar ise, saygı ve sevgi konusunda karşılıklı hassas olurlarsa zaten var olan aşk, duraksamadan devam eder. Zaten, evliliğe geçişte eğer kişilerin tavırlarında bir değişiklik olmazsa, duygularında da bir değişiklik olmaz.

Açıkçası toplum, evlilerin aşk yaşamasını olgunlaşmama ya da yeni olmak olarak algılıyor.

Yani aşkı toplumun değer yarıları mı belirliyor?

Kısmen. Mesela öpüşen bir evli çift için yapılan ilk yorum, “bunlar yeni evli galiba” denilir. Yine sarmaş dolaş olan evlilere “tadını çıkarın çocuk olduğunda birbirinizi görmek istemeyebilirsiniz”. Şeklinde yorumlar yapılır. Örneğin otobüste sarılan yada öpüşen bir evli bir de bekar çift görseniz rahatsız olabilirsiniz. Ama toplum evli çift için neden evlerinde yapmıyorlar diye düşünürken, sevgililer için ise daha hoş görülü olur ve kabul edilebilir görürler. Evlilere aşkı yaşamayı, dil veya davranışla göstermeyi gereksiz bulup inandırıcı da görmeyebiliyor.

Oysa evliliğin verdiği güven açısından; aşkı daha yoğun, kabul edilebilir yaşaması gerekir. Sonuçta evlilik, ilişkinin toplumsal onay almasıdır.

Yani evlilik, aşkın güvencesidir. Güzel yürütülen bir ilişki için evlilik tüm imkanları ve fırsatları size sunar. Ama kullanamamak ve değerlendirememek çiftlerin seçimidir.

Buraya kadar anlaşıldığı üzere aşkı öldüren evlilik değil aslında aşkı öldüren ilişkiyi yaşayan çiftler.

****

“Evlilik vuslattır ve vuslat aşkı öldürür”

Ayşegül Seven Divrikli

Evlilik aşkı öldürür mü? Bu sorunun cevabını verebilmek için öncelikle aşkı tanımlamak gerek. Her ne kadar Eugene Delacroix ‘in dediğin gibi “Aşkı anlatabilmek için yeryüzünde var olan dillerden baska bir dil gerek”se de bence aşk heyecandır, kıskanmaktır, mantığın devre dışı kalmasıdır, onun için mücadele etmektir, acı çekmektir, onun olmadığı yerde yaşamdan zevk almamaktır…

Bu durumda evlilik aşkı öldürür mü? Evet kesinlikle öldürür. Evlilik vuslattır. Ve vuslat aşkı öldürür. İskender Pala demiş ki “Aşkın büyüklüğü kavuşmadan uzak olmasıyla doğru orantılıdır” Evlilikte o yanındadır, her şey kontrolün altındadır. En azından devlet onun senin olduğunu onaylamıştır. Aynı evde yaşarsın, ona uyanmazsın artık, onunla uyanırsın. Herkes birbirinin en özel halini bilir artık, meraklar son bulur, özlem, hasret son bulur. Her akşam da heyecanlanamazsın ki işten eve gelecek ve göreceksin diye. Olmaz yani, istesen de diri tutamazsın o heyecanı.

Ama bunları söyleyip evliliğe katil gözüyle bakmak ta çok yanlış bence.

Ama tek başına evlilik –tabi ki doğru bir evlilikse- çok daha özeldir bence. Evlilik güvendir, huzurdur, kalıcılıktır, endişelerden korkulardan uzak olmaktır, birlikte yürümektir. Planlar yapmak, başarmak daha da güçlenmektir mesela…

Sonuç olarak; bence insan hayatında en az bir kere aşık olmalı, yaşamalı o duyguyu. Ama evlilik hayatın kendisi, gerçeği olarak insanın hayatına damgasını vurmalı.

****

Kendi ellerimizle gömdük

Fatma CAMCI

Aylardır can çekişiyordu. Hayli zamandır yorgundu, kırgındı. Tamir edilemez yaralar almış, geriye dönüşü olmayan hatalara maruz kalmıştı yıllar yılı…

Oysa her şey ne kadar güzeldi, ilk zamanlar… Şarkılar, şiirler, birbirinden güzel hitaplar, tarif edilemeyen duygularla aklı bir karış havada; yüreği her daim pırpır eden sanki o değildi…

Ne olduysa o geldikten sonra oldu… Kabullenemedi,

“İki kişi barınmaz bir yürekte” dedi.

İncindi, kırıldı…Gün oldu isyan etti. Günlerce sayısız gözyaşı döktü, döktürdü…

Ama çaresi yoktu bu hastalığın. İyiye değildi bu gidiş. Geçen her gün eritti ve yavaş yavaş bitirdi onu da bizi de… Nihayet dün vefat haberini aldık rahmetlinin. Beklenen bir ölümdü beklenmesine de çok sarsıldık eşimle.

Oysa bir zamanlar ne cefalara katlanmış, ne emeklerle büyütüp beslemiştik onu… Hayatın anlamı yaşama sevinciydi varlığı ikimiz için…O varsa her şey tamamdı, o yoksa her şey eksik…
”Az mı meydan okumuştuk herkese ve her şeye onun için…Şimdi boylu boyuna yatarken toprağın üstünde duygulandım işte. Zaten bizden gayrı kimseciği de yoktu rahmetlinin. Garibandı, öksüzdü ve artık ölüydü. Kirpiklerimin ucunda bir damla yaş vardı. Donup kalmıştı sanki oracıkta akmakla akmamak arası…

Derken; biraz eşim biraz ben birkaç kürek toprak attık meftanın üzerine!

Ne söylenecek söz kalmıştı ne de akıtacak yaş ölen Aşkımızın üstüne… Kendi ellerimizle gömdük işte Aşkımızı toprağa. Allah rahmet eylesin…”

Aşklar da ölürmüş evlenince anladık…

****

Çocuktan sonra her şey değişti

Eda Taşdemir

Ben 3 yıl önce boşandım. 15 senelik bir evliliğim oldu. Aşık olarak evlenmiştim. İlk yıllar her şey yolunda gidiyordu. Ama çocuk olduktan sonra her şey farklılaştı. Benim iş ve ev yaşamım dışında tek yaptığım şey çocuğumla ilgilenmekti. Çünkü eşimin bana hiçbir katkısı yoktu.
Sosyal yaşamımızda kimseyle görüşemez olduk. Tek yaptığımız Cumartesi günleri onun anne-babasını ziyarete gitmekti. Boğulacak gibi hissetmeye başlamıştım.
Yemeğe çıkmak veya tatile gitmek fikrini de hep bahanelerle erteledi.
İlk üç yıl çok çabaladım. Ama aşk zaten bitmişti. Çocuğum 10 yaşına geldiğinde, eşime hiçbir şey hissetmemeye başladım. Boşanma kararı aldım. Anlaşmalı boşandık. Fark ettim ki, bir kişi hiçbir zaman evliliği tek kişilik çabayla kurtaramaz.
1,5 yıl sonra biriyle tanıştım. Onunla tanıştıktan sonra boşanmakla ne kadar doğru bir karar aldığımı fark ettim.
15 yıllık evlilikte yaşayamadığım her şeyi bu ilişkimde yaşıyorum. Heyecan, anlaşma, uyum, karşılıklı saygı, sevgi vs. hepsini bulabiliyor ve karşımdaki insana sunabiliyorum.
İlişkimizde devamlı değişik paylaşımlar ve etkinlikler yapıyoruz. Yeni yerler, yeni aktiviteler ile eğlenceli hale getiriyoruz. Sevgilim de bana sürprizler yapmayı seviyor.  Yaşadığım şey aşk mı sevgi mi bilmem ama şu anda çok mutluyum.

****

“Aşk Kimyasal bir reaksiyondur”

MAHMUT AKAN

Aşk  türün devamlılığı için gerekli bir kimyasal reaksiyondur. Bu kimyasal reaksiyon sonucu evlilik gerçekleşirse fizyolojik ve psikolojik olarak bedenimiz kendi dengesini yavaş yavaş yitirmeye başlar. Evlilik aşkı öldürür ya da öldürmez demek tek başına bir şey ifade etmez. Yapılan araştırmalara göre aşkın belli bir ömrü vardır. Durum buyken evliliğin aşkı öldürdüğü söylenemez. Bir insanın sürekli aşık olması zaten kendi ruhsal yapısını çöküntüye uğratır. Aşık iken tek amacımız karşımızdakini elde etmek ve onunla bir hayat paylaşmaktır. Evlilik gerçekleştikten sonra, doğa kendi varlığını sürdürecek oyunu oynamış ve amacına ulaşmıştır.

****

Bazen evlilik en nefret ettiğin insanla en çok sevdiğin insanın aynı kişi olmasıdır

Nurdan özçelik

ilk önce aşka inanıp anamadığımızı sorgulamak gerek. Ben aşka inananlardanım ve de yaşayanlardanım. Sevdiğin, aşık olduğun insanla aynı evi paylaşmak aynı havayı solumaktan daha mutlu eden ne olabilir ki hayatta? Evlilik, aşkı aileler ve toplum önünde resmileştirmektir yani ilan etmek. Bu durumun aşkı yok etmesi mümkün değildir. Evliliğin zor yanları belki insanlarda bu düşünceyi oluşturabilir. Çünkü bazen evlilik en nefret ettiğin insanla en çok sevdiğin insanın aynı kişi olmasıdır. Öfkesini ve nefretini kontrol edemeyenler için bu duygular zamanla aşkın önüne geçebilir. Fakat bunu engellemenin zor olduğunu düşünmüyorum. Bence bunun için tek altın kural güvenmek. Eğer sağlam temeller üzerine oturmuş bir ilişki ise yani tam anlamıyla bir güven oluşmuşsa partnerinin seni bilerek kırmayacağını bilirsin ve öfken çabuk geçer. Karşılıklı anlayış, küçük sürprizler, eksiltilmeyen sevgi sözcükleri ile duygularını dile getirmek aşkı canlı ve taze tutar diye düşünüyorum. Aşkın ömrünü evliliğe bağlamak hatadır, aşkın ömrü kişilerin bunları yaşama biçimine göre değişir. Kısaca evlilik aşkı öldürmez aşkı öldüren bizleriz…

Serhat Yabancı

Aile – Evlilik Danışmanı

instagram

twitter

youtube

Mutlu çiftler neden birbirlerini aldatır?

0

İnsan neden aldatır? Özellikle de mutlu çiftler birbirini neden aldatır? Dahası, aldatma tam olarak ne anlama gelir? Neden erkeğin can sıkıntısı ve yakınlık korkusuyla aldattığını düşünürken, kadının yalnızlık ve yakınlığa duyduğu açlıktan dolayı aldattığına inanırız? Peki aldatma her zaman bir ilişkinin sonu mu demektir?

TED konuşmacılarından Esther Perel, işte bu sorulara yanıt arıyor. Perel’in konuşmasında değindiği noktalar gerçekten çok ilginç. Aldatma çok yaygın olmasına rağmen, çok az anlaşılabilmiş bir olgu. Perel, neyin aldatma olarak kabul edilebileceğine dair evrensel bir tanım olmadığı için bunun gittikçe genişlediğine dikkat çekiyor. Bu durum günümüzde kimin ne kadar aldattığına dair oranların belirlenmesini de imkansız kılıyor.

Aldatmanın bir başka boyutu ise onun gizliliği. Marcel Proust’un “Aşktan sorumlu olan bizim hayal gücümüzdür, diğer insan değil” sözünü hatırlatan Perel, aldatmanın aslında ne kadar kolay ancak psikolojik bedelinin de bir o kadar önemli olduğunu söylüyor.

Perel, aldatmanın aşkın hevesini parçaladığını söylüyor. Ancak bundan da yıkıcı olanı, aldatmanın benlik algısını tehdit ederek travmatik sonuçlar doğurması. Bir güven ihlaline, kimlik krizine neden oluyor. Aldatılan kişi “Tekrar birine güvenebilir miyim” diye sorgulamaya başlıyor.

TED konuşmacısı Esther Perel, aldatma olayından sonra birlikte kalmayı başaran birçok çiftin, artık birbirlerine karşı daha dürüst olduklarını, hatta cinsel olarak ilgisiz olanların daha arzulu olduklarını söylüyor.

Eğer bir insan aldatıyorsa, ya ilişkide ya da kendisinde bir sorun vardır” şeklindeki tipik varsayımları hatırlatan Perel, “Peki ya tutkunun belirli bir raf ömrü varsa? Ya iyi bir ilişkinin bile asla karşılayamadığı şeyler varsa? Eğer mutlu insanlar bile aldatıyorsa, bu neyle ilgili?” diye soruyor. Perel’in hastalarından gözlemlediği tecrübelere dayanarak bu soruya verdiği yanıt, aldatmanın merkezinde kişinin kaybettiği parçasına, yitirdiği yaşam enerjisine yönelik bir arayış olduğu şeklinde. Yani aldatan kişi aslında “başka bir insan değil, başka bir ben” arıyor. Çünkü aldatan insanlar, kendilerini “canlı” hissettiklerini söylüyorlar. Perel, bunu söyleyen kişilerin genellikle bir yakınlarını kaybetmiş kişiler olduklarına işaret ediyor. Kısacası bazı aldatmalar, aslında bir çeşit ölümü yenme çabası…

Perel’in konuşmasındaki en ilginç noktalardan biri de açık ilişkilerle ilgili. Perel birçok insanın açık ilişkilerde aldatma olmayacağını düşündüğünü ancak gerçeğin böyle olmadığını söylüyor. Perel’in bununla ilgili en önemli tespiti ise tek eşlilik ile sadakatsizliğin aynı şeyler olmadığı şeklinde.

Peki aldatma iyileştirilir mi? Perel’e göre ihanet her ne kadar derinlere işlese de yine de iyileştirilebilir. Perel, aldatma olayından sonra birlikte kalmayı başaran birçok çiftin, artık birbirlerine karşı daha dürüst olduklarını, hatta cinsel olarak ilgisiz olanların daha arzulu olduklarını söylüyor.

Perel’in bu ilginç tespitlerinin yer aldığı konuşmasını izlemek için tıklayın

Esther Perel

 

Serhat Yabancı

Aile – Evlilik Danışmanı

instagram

twitter

youtube

Hayatın %10’u , başınıza gelenlerden oluşur.

0

MUTLAKA OKUYUN !

Hayatın %10’u , başınıza gelenlerden oluşur.

Hayatın diğer %90’ı ise sizin bu başınıza gelenlere nasıl davrandığınızla gelişir.

Ailenizle kahvaltı yapıyorsunuz. Kızınız, çay fincanına çarpıyor ve bir fincan çay gömleğinizin üzerine dökülüyor.

Biraz önce olan olay üzerinde hiç bir kontrolünüz yok. Sonradan olacaklar ise sizin davranışınıza göre belirlenecek:

Lanet ediyorsunuz. Çayı üzerinize döktüğü için kaba bir şekilde kızınızı azarlıyorsunuz.

Kızınız üzülüyor ve ağlamaya başlıyor.

Kızınızı azarladıktan sonra eşinize dönüyor ve çay fincanını masanın kenarına çok yakın koyduğu için eleştiriyorsunuz. Bunu kısa bir sözlü tartışma takip ediyor.

Öfkeyle odaya gidiyorsunuz ve gömleğinizi değiştiriyorsunuz.

Odadan çıktığınızda kızınızı, ağlamaktan dolayı kahvaltısını bitirememiş ve okul için hazırlanamamış bir halde buluyorsunuz.

Kızınız servisi kaçırıyor.

Eşinizin işe gitmek için hemen çıkması gerekiyor. Hemen aceleyle arabanıza koşuyorsunuz ve kızınızı okula bırakmak üzere hareket ediyorsunuz.

Geç kaldığınız için, saatte 40 km hız sınırlaması olmasına rağmen saatte 80 km hızla gidiyorsunuz.

15 dakikalık gecikmeden ve hız limitini aştığınız için ödediğiniz 83 milyon trafik cezasından sonra okula ulaşıyorsunuz.

Kızınız size “Hoşça kal” demeden binaya koşuyor.

İşyerinize 20 dakika gecikmeyle geliyorsunuz ve evrak çantasını evde unuttuğunuzu anlıyorsunuz.

Gününüz korkunç bir şekilde başladı!

Devam ettikçe, kötüleşiyor, daha da kötüleşiyor sanıyorsunuz. Eve gitmeyi dört gözle bekliyorsunuz.

Eve ulaştığınızda eşiniz ve kızınızla olan ilişkilerinizde araya sıkıştığınızı sanıyorsunuz.

Neden? Sabahleyin nasıl tepki verdiğinize bağlı olarak!

Neden kötü bir gün geçirdiniz?

A) Çay sebep oldu
B) Kızınız sebep oldu
C) Polis sebep oldu
D) Siz sebep oldunuz

Cevap “D” şıkkı.

Çayın dökülmesinde sizin bir kontrolünüz yoktu.

Sizin gününüzün kötü geçmesine o 5 saniye içindeki davranışlarınız sebep oldu.

90/10 Sırrını keşfedin

Olabilecek ve olması gereken ise şöyleydi.

Üzerinize çay döküldü.

Kızınız ağlamak üzere.

Siz nazikçe

“Tamam tatlım, bir dahaki sefere biraz daha dikkatli olman gerek” diyorsunuz.

Havluyu kaptığınız gibi odaya gidiyorsunuz.

Gömleğinizi değiştirip, evrak çantasını aldıktan sonra odadan çıkıyorsunuz ve ayni anda pencereden kızınızın otobüse bindiğini görüyorsunuz.

Kızınız geri dönüp el sallıyor. Siz ve eşiniz işe gitmek için birlikte çıkıyorsunuz.

5 dakika önce işe geliyorsunuz ve çalışma arkadaşlarınıza neşeli bir şekilde selam veriyorsunuz. Patronunuz ne kadar güzel bir günde olduğunuz hakkında konuşuyor.

Farka bakın!

İki farklı senaryo.

İkisi de ayni başladı.

İkisi de farklı bitti.

Neden?

90/10 sırrı inanılmazdır!

Çok azımız bunun farkındadır.

Sonuç?

Pek çok insan gereksiz yere stresten, dertlerden, problemlerden ve başarısından acı çekmektedir.

Bu sır nedir?

Hayatın %10’u, sizin başınıza gelenlerden oluşur.

Hayatin diğer %90’na ise sizin bu başınıza gelenlere nasıl davrandığınızla karar verilir.

İnsanlar anlamsız şeyler söyler ve yaparlar.

İnsanlar hasta olurlar.

Arabalar bozulurlar, uçaklar geç kalır ve bütün planlarımızı alt üst ederler.

Trafikte bir sürücü canımızı sıkabilir v.s.

Bu %10’luk kısım tamamen bizim kontrolümüz dışında gerçekleşir.

Diğer %90’lık kısım farklıdır.

Bunu siz belirlersiniz.

Nasıl?

Olaylara yaklaşımınızla!

Nasıl tepki verdiğinize bağlı olarak.

EDEBİYAT BAHÇESİ | Çay Keyfinde Hikayeler

 

Serhat Yabancı

Aile – Evlilik Danışmanı

instagram

twitter

youtube

Freud’dan Hayatı Sorgulatacak 12 Önemli Söz

0

Freud’dan Hayatı Sorgulatacak 12 Önemli Söz

Psikoanalitik Kuram’ın kurucusu ve aynı zamanda filozof, bilim insanı, nörolog olan Sigmund Freud, insan kişiliğinin 5 farklı dönemden geçerek geliştiği fikrini savunur. Freud tüm hayatını insan yaşamını ve insan yaşamının gizemlerini çözmeye adamıştır. Bu sebeple tüm sözleri, kitapları çok önemli ve insan hayatına ışık tutuyor. İşte tüm hayatını, insan yaşamının gizemini çözmeye adamış bilge adam Freud’un hayatı sorgulamamıza neden olacak 12 önemli sözü:

1. İnsanlar yavaş yavaş inanmamayı, güvenmemeyi ve sevmemeyi öğrenirler. Bu gerçekleştiğinde artık ne yazık ki çok geçtir. İnsanların “tecrübe” dediği şey budur. Kalbiyle bağlantısını kesmiş bir insana “tecrübeli” denir. 

2. Evrendeki en büyük gösteri sen aklını keşfettiğin an başlar.

3. Özür dilemek, sizin haksız olduğunuz manasına gelmez. Karşınızdaki insana verdiğiniz değerin, egonuzdan yüksek olduğunu gösterir. 

4. Birine duyduğunuz sevgi ve sinir doğru orantılıdır. En çok sevdiğiniz insana, herkesten çok sinirlenirsiniz. 

5. Mutluluk dediğimiz şey, yoğun bir şekilde bastırılmış ve engellenmiş olan ihtiyaçların kısa süreliğine tatmin edilmesinden başka bir şey değildir.  

6. Yaşamın amacı ölümdür.

7. Köpekler arkadaşlarını sever, düşmanlarını ısırırlar. İnsanlar ise tamamen farklıdır: Saf ve karşılıksız sevgiyi beceremezler. Kişisel ilişkilerindeyse sevgi ve nefreti karıştırıp dururlar.

8. Vicdan dediğimiz şey, içimizde alevlenen belli bir arzunun, dış dünya tarafından reddedildiğinin iç dünyamız tarafından algılanmasıdır.

9. İnsanların çoğu özgürlüğü gerçekten istemezler; çünkü özgürlük sorumluluk gerektirir ve insanların çoğu da bundan korkar.

10. Özgürlük insanlara medeniyetin bir armağanı değildir. Hiç medeniyet yokken insanoğlu çok daha özgürdür.

11. Ruhunun derinliklerine in ve ilk önce kendini tanımayı öğren. Bunu yaptıktan sonra, bu hastalığa neden yakalandığını anlayacak ve belki de bir daha hastalanmayacaksın. 

12. Güçsüz olduğumuz noktayı kabullenerek kendimizi güçlü kılabiliriz. 

 

Serhat Yabancı

Aile – Evlilik Danışmanı

instagram

twitter

youtube

SON EKLENEN YAZILAR

EN ÇOK OKUNANLAR