Ana Sayfa Blog Sayfa 39

Kendini Mutlu Eden Biri Olabilmek

0

Kendini Mutlu Eden Biri Olabilmek

Kendini mutlu etmek için, cesaretini bileğine değil, yüreğine aktar. Doğru bildiklerin için, mutluluğun için, prensiplerin için sonunu düşünmeden “buradayım”, “ben buyum”, “bu benim düşüncem” demekten çekinme. Bun- ları söyledikçe bak göreceksin zamanla o ilk anlardaki tedirginliğinden eser kalmayacak.

Kendini mutlu etmek için, insanları değiştirmek yerine, onların sana davranışlarının değişmesini sağla. Hangi karakter olursa olsun, sıra sana geldiğinde nasıl davran- maları gerektiğini ancak sen öğretebilirsin. Sınırlarınla ve net duruşunla. İşine gelmeyeni kaybetmekten korkma. Çünkü ya seni üzerim ya seni terk ederim diyorsa, seni ancak terk ederek mutlu edecektir. Niteliksiz olduktan sonra niceliğe takılma. Unutma ki on tane bir lira da on lira eder, iki tane beş lira da…

Kendini mutlu etmek için, adamına göre değil, kişiliğine göre davran. Kim bana nasıl davranırsa ben de ona öyle davranırım yönteminden vazgeç. Senin bir duruşun olsun. Sen insanlara göre şekil alırsan bir şeklin olmaz. Sen net ol. Tam ol, tutarlı ol, düz ol. Onlar ya sana uyar ya da başkasına gider. Seni kabullenen seni değiştirmeye çalışmaz. Seni olduğu gibi kabullenir bu da hem seni hem de onu geliştirir.

Kendini mutlu etmek için, cennetin de cehennemin de zihninde olduğunu bilmelisin. Yaşama ve yaşadığın olaylara verdiğin anlam, senin mutluluğun olacaktır. Mutlu olmak için sürekli zihinsel egzersizler ve “bu olaya farklı nasıl bakabilirim” denemeleri yaparak, sağlıklı düşünmeyi otomatikleştirebilirsin.

Hepimizin şartları aynı değil, ama şartlarımıza göre mutlu olmamız mümkün. Paranın gücünü yok saymak mümkün değil. Ama olmayan bir şey için mutluluğumuzu ertelememeliyiz. İllaki belli bir ekonomik güç veya belli bir düzey sahibi olmamız gerekmez. Her düzeyde bile mutlu olmak için yöntemler mevcuttur. Çünkü bizi mutlu eden her şey paraya bağlı değildir. Paylaşmak, spor yapmak, hobilerle uğraşmak şükretmek çalışmak gibi…

 

Düşün en mutuz olduğun anı,

Değdi mi sence o kadar üzülmene?

Ne kadar işe yaradı üzülmen?

Ne kazandın bu trajedide?

Bugün aynı olayı yaşasan aynı şekilde üzülür müsün?

Aynı şekilde dibe batar mısın?

Batmamalısın, üzülmemeli, tecrübe etmelisin.

Neden mi bu kadar çok üzüldün?

Seni çok üzeni ya hayatının merkezine koydun?

Ya da hayatını onun üzerine kurdun?

Ya sessiz kaldın ya sürekli alttan aldın…

Şimdi düşün,

Nedenler değişmeden sonuçlar değişir mi?

Kimsenin üzerine hayat kurmamayı,

Sürekli alttan almakla sorun çözülemeyeceğini Fark ettin mi?

Unutma;

Hayat senin hayatın,

Hayatının kalitesinin ve yönünün

Sorumlusu da sensin.

Kendi küreğini çekmedikçe,

Hiçbir rüzgârın sana faydası yok.

Kendini mutlu etmek için, seni üzen insanlara direnme. Onları değiştirmeye de kalkışma. Seni defalarca üzen birisine beni neden üzüyorsun diye sorma. Dön ve kendine sor, neden hala izin veriyorum diye.

 

Mutluyum,

Çünkü kimsenin eline bakmıyorum, isyan etmiyor devamlı şükrediyorum.

Çünkü her şeyin peşine düşmüyor, her hatayı büyütmüyorum.

Çünkü dostlarımı aksatmıyor, ailemi seviyorum.

Çünkü kul hakkı yemiyor, beddua almıyorum.

Çünkü insanları kınamıyorum,

Çünkü beni sevmeyene kendimi sevdirmeye çalışmıyor, olduğum gibi sevilebileceğimi biliyorum,

Çünkü kendimle barıştığım, kimseyle kıyaslamıyorum,

Çünkü yaşamak istediklerimi ertelemiyor, yeri ve zamanında yaşıyorum.

Çünkü önyargısı olana laf anlatmıyor, beni anlamak isteyene nefes tüketiyorum.

Çünkü gidenin peşinden koşmuyor, kalmak isteyene emek veriyorum.

Çünkü beni seveni kaybetmekten korkuyorum…

Kendini mutlu etmek için, kendine ne kadar çok güvenirsen başkasından o kadar az şey beklersin. Az şey beklediğin için kırılmışlıkların az olur. Hayal kırıklıkların az olur. Sen en iyisi en çok mutluluğu kendinden iste. N’olur n’olmaz, beklenti hep yaralar.

Kendini mutlu etmek için, sürekli hata yapanları ve seni sürekli üzenleri affetme. Çünkü birincisi hata, sonrakiler tercihtir. Sürekli affetmek, onu cesur seni değersiz kılar. Unutma ki, sürekli affettiğin kişi sana karşı profesyonel bir saygısız olur.

Kendini mutlu etmek için, yaşadıklarını olumlu da olumsuz da olsa unutma. Sadece affet. Çünkü unutursan, onun sana kazandırdığı tecrübeyi de unutursun. Ve aynı şeyi tekrar yaşarsın…

Kendini mutlu etmek için, biten ilişkilerine saplanmamalısın. Eğer ikiniz de doğru bulsaydınız bitmezdi. Bitmişse, bu senin için hayırlara vesiledir. Niye olmadığını belki sonra bileceksin, belki hiç bilemeyeceksin. Ama nedenleri asla unutma. Unutma ki hiçbir ilişki basit bir nedenden dolayı bitmez.

 

Şükürler olsun diyebilmeli insan.

Ben hiç bir zaman karşılık için sevmedim…

Verdiği kadar vermediği de benim için bir değerdi.

Çünkü verdiği nimetti bu dünyamı güzelleştirdi,

Vermediği ile de sınava çalıştırdı, ahirete hazırlattı.

Şükürler olsun diyebilmeli insan.

Karşılık beklemeden iyilik yapabilmek,

Pazarlıksız ve hesapsız dost olmak,

Nedensiz sevmek ve bağlı olmak…

Şükürler olsun diyebilmeli insan.

Verdikleri için de vermedikleri için de

Sevebilmeli insan yaratanı,

Çünkü yaratanı sevmek, insanı sevmek,

İnsanı sevmek, yaratanı sevmektir.

Kendini mutlu etmek için, vazgeçilmez olduğunu düşünme. Sen de vazgeçilmezsin, başkasından da vazgeçebilirsin. Hiç kimsenin kendisini sana vazgeçilmez veya son şans olarak dayatmasına izin verme. Çünkü bu hayatta hiç kimse vazgeçilmez ve son şans değildir.

Kendini mutlu etmek için, kendini tanı. Senin kendi gerçeğin, kendinle ilgili gerçek fikrin olsun. Eğer senin, kendinle ilgili gerçekçi algın yoksa, başkasının senin hakkındaki düşüncesi, senin gerçeğin olur.

Bu hayat benim.
Ben önemli ve tekim,
Doğuştan bazı güçlerle dünyaya geldim, Kendini mutlu etmek için,
Bu güçlerimi fakm etmeliyim,
Bunları fark etmek için ise,
Sürekli denemeliyim ve yöntem öğrenmeliyim, Kimsenin gücüne muhtaç değilim,
Diğer insanlar benden daha güçlü değil, Sadece kendi potansiyellerine inanıyorlar, Yapmam gereken kendime ve gücüme inanmam.

Mutlu olmak, kendine olan borcundur. Bu borç, başkası tarafından ödenmez. Kendini ne kadar mutlu edersen, başkasından o kadar az beklentin olur. Bu borcu ödemek için taşıma su yerine sabit kaynaklar edinmelisin. Taşıma su ile mutlu olunmaz. Ancak anlık rahatlık verir.

Eğer sağlam kaynaklar istiyorsan, öncelikle sosyal bir insan olmalısın. Arkadaşların olacak, onlarla zaman geçirmelisin. Küçük anlaşmazlıklardan dolayı onlardan ayrıl- mamalısın. Kendini onlardan üstün görmemeli, onlarla derin ilişkiler kurabilmelisin.

Arkadaşlarınla ilişkin, iyi hissetmek-iyi hissettirmek ve karşılıksızlık odaklı olmalı. Sadece iş görmek, menfaat odaklı olursa, kullandığın kadar kullanılırsın. Sen zaten iyi bir arkadaşsan, onlar zaten sana her zaman yardımcı olacaktır. Bu doğal süreçtir.

Sana faydası olduğu için dostlarını sevmemelisin. Sen onları her durumda sev. İnsanlar sevdiklerine zaten her zaman destek olurlar. Sadece mutlu olduğun ve iyi zaman geçirdiğin insanlarla kalıcı dostluklar kurabilirsin. Bunları paylaşamadığın insanlarla arkadaşlığı derinleştirmeye gerek yok. Herkesle anlaştığın kadar samimi olursun. Ne kadar güveniyorsan o kadar güven yüklemelisin. Güvenmediğin bir ilişkiye, güven gereken paylaşımlar yüklememelisin.

İlişkilerin samimiyet içermesi için pazarlıksız ve yatay olmalıdır. Arkadaşlık ve dostluk, duygu işidir. Farklı düşünen ise ticaridir. Herkesin seni sevmesini istememelisin. Senin de sevmediklerin var.

Hobilerin olacak. Hayatı tek odaklı yaşamayacaksın. Hayatın, iş, çocuk, ev veya eşten ibaret olmayacak. Sevdiğin aktiviteleri keşfedeceksin. Bunlar senin hobin olacak. Seni, günlük sorunlara ve sıkıntılara karşı şarj edecek. Hobilerinle kafanı dağıtacaksın. Zihninde büyüttüğün sorun- ları olması gerektiği düzeye indireceksin. Hobilerinle gev- şeyeceksin. Saplantılardan uzaklaşacaksın. Aynı zamanda, hayatın tek bir amaç olmadığını göreceksin.

Şükretmelisin. Hem sahip oldukların için hem de var olduğun, sağlıklı olduğun için. En başta el âlemin eline bakmadığın için. Sağlıklı oluşun için her zaman şükret. Nefes aldığın için, aile ve akrabaların olduğu için, seni se- ven dostların olduğu için, prensiplerine uygun yaşadığın için, içindeki başarma gücüne sahip olduğun için, işin için, eşin için, çocukların için şükretmelisin.

Kendini sürekli tanımaya çalışmalısın. Zayıf yönlerinin farkında olmalısın. Bunlarla barışık olacaksın. Yüz- leşeceksin. Reddetmeyeceksin. “Evet, şu konuda zayıfım” diyebileceksin. Ret edersen kendini geliştiremezsin. Yok saydığın bir sorununu çözemezsin Değer verdiğin ve güvendiğin insanların önerilerine kulak vermelisin.

Her attığımadımda, her yaptığım aktivitede mekanik bir fayda hesabı yapmak yerine, kendimi iyi hissetmek ve mutlu etmek odaklı yapıp spontane yaşamalıyım.

Kendimi mutlu etmek için yaşam amacım olmalı.

Yaşamanın amacıdır bizim mutluluk durumumuz. Ne için, neler için yaşıyorsak ona göre de bu dünyada keyif alıyoruz. Para kazanmak için mi, sosyal itibar için mi, yemek için mi, birikim için mi ibadet için mi? Daha yüzlerce neden sayabilirim. Hepimizin yaşam amacı olmalı. Ama tek bir amaçla sınırlandırmadan. Mesela tek amacımız iş hayatında başarılı olmak olmamalı, ama iş hayatında başarılı olmak da amaçlarımızdan biri olmalı. Mesela anlık hazlar peşinde olmamalı, ama anı da yaşamak olmalı amacımız.

Yaşam amacı belirlerken tek bir amaç yerine, yaşam alanlarımıza göre amaçlar edinmeliyiz. Birden çok ama- cımız olduğu için birçok alanda hem aktif olur hem de birden çok mutluluk kaynağına sahip oluruz. O halde kendimizi mutlu etmek adına bir tek amaç yerine, yeri ve zamanına göre değişen, kısa veya uzun süreli hedefler ile amaçlarımıza ulaşmaya çalışırız. Birden çok amacımızın olması, birden çok alternatifin de olması anlamına geleceği için çaresiz/seçeneksiz kalma sorunu da yaşamayız.

Birden çok amacımızı, üst çatıda “mutlu olmak” amacına bağlarız. Yaşamımızda bütün çabamız mutlu olmak için olduğuna göre seçeceğimiz küçük amaçlar, bizi farklı yollardan ve farklı tatlardan mutluluğa götürecektir. Herkesin mutlu olma şekli ve yöntemi farklı olacağına göre ortak bir amaç ve hedef seçmek istenmeyen sonuçlara neden olabilir.

Hayatımızdaki kişi/kişiler, bizi mutlu eder, ama daha çok görev olarak değil, paylaşım olarak bunu yaşatır. Beraber bir şeyler yaparız ve mutlu oluruz-ederiz. Ama bu bir görev olarak değil, içten gelen gönüllü bir durumdur.

Birine yapışıp kalırsak, zihnimiz zamanla körelmeye, çözüm ve alternatif üretme yeteneği kaybolmaya, karar verme gücümüz ise zayıflamaya başlar. Her şeyi ona sorar, kararları ona aldırırız. Bu ise zayıf olan durumumuzu daha da zayıflatır ve gün geçtikçe daha fazla ona bağımlı, hatta saplantılı hale geliriz.

Oysa her insan doğuştan itibaren kendini mutlu edebilecek kadar güce ve potansiyele sahip bir şekilde dünyaya gelir. Her ne kadar sonradan bu gücünü kullanamaz veya köreltmiş olsa da bu güç onun içinde her zaman da vardır. Sadece fark etmesi ve inanması gerekir.

Potansiyelimin farkında olmalıyım.

Fatma, 25 yaşında özel şirkette mühendis olarak çalışmaktaydı. Beş yıldır evliydi. Öncesinde 2 yıl eşiyle flört etmişlerdi. Evliliği çok kötü gidiyordu. Evlilik sadece Fatma’nın aidiyet duygusunu tatmin eden tek bir niteliğe dönüşmüştü. Duygusallık, cinsellik, iletişim ve sosyal paylaşımlar hemen hemen hiç yoktu. Aslında kendisi de eşi gibi yürütülemeyeceğini biliyordu. Ama kopamıyordu. Birine ait olmadan yaşama düşüncesi bile Fatma için acı vericiydi. Oysa diğer yandan sürekli kavgalar, tartışmalar, bazen aylarca süren küslükler devam ediyordu. Aslında Fatma boşanmayı istiyordu, lakin sonrasını sürdürememe kaygısı nedeniyle sürekli vazgeçiyordu.

Zil çaldı. Gelen eşi Ahmet idi. Üzgün ama kararlı bir ifadesi vardı. Ahmet içeri geçti, elini yüzünü yıkadı, sofraya oturdu. Fatma tam neyin var diye soracaktı ki,

Ahmet: Ben artık yürütemeyeceğim. Ben boşanmak istiyorum.

Fatma: Ne diyorsun Ahmet sen, ne boşanması? Biz bugün barıştık ya. Nerden çıktı şimdi?

Ahmet: Fatma, bu, bugünlük bir durum değil. Biliyorsun ki biz 5 yıl boyunca sürekli kavga ettik. Bu 5 yılın en az yarısı küs geçti. Aslında düşündüm de zaten kâğıt üzerinde evlilik yürütmüşüz. Öyle değil mi?

Fatma: (ağlarken) Haklısın.

Ahmet: Bu konuda benim gibi düşündüğünü biliyorum. Lakin sen sonra yalnız kalma korkusuyla baş edemeyeceğin için sürekli vazgeçtin. Ama artık ben bu konuda geri adım atmayacağım. Senin korkularından dolayı kendi hayatımı mutsuzluğa bırakamam.

Fatma: Ben hep bu korkuyla yaşadım. Kendimi buna hiç hazırlamadım. Ama gel gör ki beni istemeyen birini nasıl zoraki evlilikte tutabilirim ki. Zaten benim sorunum boşanmamak değil, boşandıktan sonra yapamama korkusu.

Konuşma uzayıp gitti. O gece masadan ayrılık kararı çık- mıştı. Bu karar en çok Fatma için ağırdı. Çünkü yıllardır hep birinin desteğiyle hayatını sürdürdü. Artık desteksiz kalmıştı. En çok “bundan sonra nasıl mutlu olacağım, yalnızlığımı nasıl gidereceğim” kaygılarıyla boğuşuyordu. Altı ay içinde boşandılar. Fatma, kendine bir ev kiraladı. İçini kendi isteğine göre az eşyayla döşedi. İlk zamanlar çok ağlıyordu. Sonra bu böyle gitmez dedi ve arkadaşlarıyla zaman geçirmeye karar verdi.

Sık sık arkadaşlarıyla buluşmaya başladı. Zaman geçtikçe, “aslında insanlar benimle sohbet etmekten ve zaman geçirmekten keyif alıyorlar” demeye başladı. Sonra spor salonuna yazıldı.

Kiloları azaldığı gibi kendini daha dinç ve dinamik hissediyordu. Bu arada yıllardır özlemini kurduğu resim kursuna yazılmaya karar verdi. Resim kursuna yazıldıktan sonra yeteneğinin farkına vardı. Yılsonunda kurs sergisinde resimleri görücüye çıktı.

Bu arada sürekli birilerini arayan ve boşlukları doldurmaya çalışan biri olmaktan çıkıp, aksine, evde tek başına zaman geçirmekten keyif alan, boş zamanlarını resim yapmaya, kendini geliştirmeye ve hobilerini sürdürmeye çalışan biri haline dönüştü.

İşyerindeki arkadaşları da onun enerjisi ve mutluluğundaki farkı sürekli kendisine ifade ediyorlardı. Fatma, geri dönüp baktığında, başaramama kaygısı ve kendine yetememe kaygısının onu ne kadar rehin aldığını fark etti. Artık Fatma’nın kendilik algısı “istersen yapabilirsin yeter ki dene” idi.

Bu hikâyede Fatma, kendisini sürekli eşine bağımlı hissetmiş, onun varlığına sığınarak da yıllarca kendini güçlendirmemiştir. Hikâyedeki temel amaç, boşanmanın iyi veya kötü bir şey olduğu değil, kişilerin mecbur kaldıklarında kendi başlarının çaresine bakabildikleri gerçeğidir.

Yıllarca cesaret edemediğimiz adımları, iş başa düştüğünde mecbur kalıp attığımızda biz bile performansımıza inanamayız. Ama performansımızın ve gücümüzün ortaya çıkması için illaki zor durumların bizi motive etmesini beklememeliyiz. Çalışmak konusunda kendimize güvenmek için illaki iflas etmek, biri olmadan yapabileceğimize inanmamız için de illaki terk edilmemiz gerekmemelidir.

Düşündüğün gibi değil kitabımdan alıntıdır. satın almak için tıklayın..

 

Serhat Yabancı

Aile – Evlilik Danışmanı

instagram

twitter

youtube

Yasak İlişki

0

Yasak İlişki Yasak Ama Çok Tatlı

Aslında yasak ilişki diye bir şey yoktur. İki taraf istedikten sonra serbesttir. kişi sınırlarını aşmışsa, yasak sadece sosyolojiktir artık.  olması gereken bir tarafı bitirmektir. Ama insanlar, bir yandan ilişki veya evliliklerini diğer yandan da ikinci ilişkilerini devam ettirmek isterler. Ya da bir kişi, evli olan ya da ilişkisi olan biriyle bile bile ilişki yaşar. Kendisini de onun mutsuz olduğuna, eşi tarafından yeterince değer göremediğine inandırır. Oysa gerçek öyle olsa, o kişi boşanır, yeni ilişkisini stressiz ve engelsiz sürdürür.

Yasak ilişki neden tatlıdır? Sorumluluğu azdır. Beklentiler azdır. Hesap sorma-verme yoktur. Haz odaklıdır. Gizlemenin verdiği heyecanı ve adrenalini içinde doğal olarak barındırır. Size enerji verir. Yasak ilişkiden aldığınız değer ve rahatlama ile evliliğinizde daha az tartışır ve sorunları kafaya daha az takarsınız. Bir nevi evliliğinizi iyileştirir. Birlikte olduğunuz anlar, sadece keyif almaya odaklanır, sorun ve sıkıntı konuşmaz ve dinlemezsiniz.

Peki, neden evli biri yasak aşkıyla böyleyken eşinden boşanıp onunla evlenmez?

Cevap: Yasak aşk, bir ilişki değildir. Aşk da değildir. Sadece süreli ve sınırlı paylaşımdır. Yani tapusu başkasına ait olan bir evin kısa süreli kullanımını yapmaktır. Yasak aşk, kavuşulduğunda, önce adrenalini, sonra ise uyum düzeyini kaybeder. Çünkü onun tadı zaten kavuşamamaktan gelir. Çünkü sadece tatmin odaklıdır.

 

Engellenen her şey güçlenir. Engellenen her şey de gizem ve cazibe vardır.

 

Yasak aşkın zararı nedir?

Cevap: Yakalanmanın zararlarını saymaya gerek yok. Ama yakalanmasan da muhtemel sorunlar şunlardır: Ağırlıklı olarak kadın, ilk isyanı çıkaran olur. Böyle gitmeyeceğini, bu şekilde bir geleceğin olmayacağını belirterek planlama ister. Bu planlama ise partnerinin boşanmasıdır. Bunun yanında, zamanla beklentiler söylenmeye başlanır. Aslında ilişkinin tozpembe olmadığı ortaya çıkar. Erkek ise, zaten stres ve sorunlardan bu ilişkiye kaçmıştır, benzerini gördüğünde tahammül düzeyi düşer ve kaçış planları yapar. Kadın, partnerinin eşiyle olan ilişkisinin boyutunu mutluluk düzeyini sorgulamaya başlar. Çelişkileri ortaya koymaya başlar. “anlaşamıyorsan neden beraber uyuyorsun, neden boşanmıyorsun, niye canım diyorsun” vs gibi sorgulamalara başlar. Erkek, yalan da söylese doğru da söylese hiçbir şey kadını ikna etmez. Çünkü kadın haklıdır. Söylediği şeyler mantık ürünüdür. Erkekte ise suçluluk duyguları oluşmaya başladığı için uzaklaşma olur. Sonuçta, yasak aşk, ağır ve kavgalı-saygısız bir şekilde sonlanır. Her ne kadar başı tatlı olsa da bütün yasak aşklar tatsız bitmiştir. Genelde ilk nefret eden ve pişmanlık duyan evli olandır.

 

Üçgen Aşk Evliliği Güçlendirir mi?

İlişkisi olan veya evli olan birinin başka biriyle özel bir ilişki yaşaması aldatmadır. İçeriğinin önemi yoktur. Duygusal, cinsel, sanal, fark etmez. Bu tip ilişkilerde taraflardan birinin yaşadığı ilişki veya evlilikte gerginlik yaşaması, mutsuz olması, duygusal-cinsel açıdan tatmin olmaması, olumsuz durumu azaltacak 3.bir kapıyı açar. Kişi, ilişkisinde yaşadığı gerginliği, olumsuzlukları 3 kişiyle paylaşarak azaltmaya çalışır. Özellikle ilişkisi olumsuz gittiğinde 3. kişiye daha da yakınlaşır. 3. kişi, her zaman stresin atıldığı, paylaşıldığı bir destek ve rahatlama mekanizmasıdır.

Üçgen aşk ilişkileri, arkadaşça ve yardımlaşma şeklindeymiş gibi başlar. Mesela, kadın erkeğin mutsuz olduğunu görür, onu desteklemek, evliliğindeki sorunları çözmek için erkeğe yardımcı olmaya çalışır. Yanlış bir ilişki içinde olmanın verdiği suçluluk duygusunu da “zaten ben olmasam da boşanacaklar, evlilikleri çok berbat, ben olmasam başkası olacak” gibi cümleler ile azaltmaya çalışır. Bazen gerçekten iyi niyetli olduğu için bazen onu beğendiği için, bazen de beğenisini kazanmak için bunu yapar . Eşiyle ilişkisini destekler gibi görünür. Zamanla erkek, kadından aldığı bu sorgusuz desteği, ilgiyi ilişkiye dönüştürür. Ona yakınlaşır. Diğer yandan da bu desteği veren kadının hayatında da eksikliklerin olduğu nettir. Birinin hayatında işe yaramak, faydalı olmak, onu önemsemek ve ondan da takdir görmek onun da hoşuna gider. Erkek ise bu sistemi devam ettirmek için, ilişkisinde devamlı sorunların olduğundan, mutsuzluktan, yetersiz tatminden, fedakârlıklarından ve eşinin anlayışsızlığından bahseder. Hatta boşanmak istediğini belirtir ama nedenlerden ya da eşinin istemediğinden yakınır. Bu sorun ağı, bir süre sonra iki kişi arasında sohbet ve iletişim için temel neden olur. Sorun sayesinde daha çok iletişim kurup yakınlaşırlar. Sonrasında ise iletişim yoğunluğu, ilişkiye dönüşür. Bu ilişki zamanla iki tarafın eksiklerini gideren bir sisteme dönüşür. Destek aşk, kadının cinsel, ekonomik, duygusal ve yalnızlık ihtiyaçlarını giderirken, erkeğin de, cinsel, duygusal ihtiyaçlarını giderir evlilik sorunlarının eritildiği, kendini güçlü ve enerjik hissettiği bir mekanizma halini alır.

Erkek, ikinci ilişki üzerinden gevşer, rahatlar, bir yandan da evlilikteki sorunlara karşı daha rahat, daha az kafaya takan bir tutum sergiler. Daha az beklentili olur ve buna bağlı olarak evlilikteki tartışmalar, çatışmalar azalır. Bu azalma, aslında sorunların azalması değil, beklentilerin azalmasıdır. Bu tip durumlarda sadece erkeğin eşinin ilgisizlikten yakınması ve kendini yalnız hissetmesi artar. Bunun dışında evlilik devam eder.

Fakat bir noktadan sonra, evlilik dışındaki kadının beklentileri, gelecek ile ilgili istekleri ortaya çıkmaya başlar. Kadın, evlilik, çocuk ve erkeğin kendine ait olmasını isterken, erkek bu sistemin hiçbir şekilde bozulmasını istemez. Bu tip ilişkilerin ilginç bir noktası da vardır. O da taraflardan biri ya ekonomik ya da statü olarak yüksek düzeydedir. Neden? Çünkü üçgen aşk, hem zor, hem zahmetli hem de ekonomik giderleri olan bir ilişki tipidir. Verdiğimiz örnekte kadın ve erkeğin yeri değiştiğinde ise tek fark, kadın bu tip ilişki yaşadığında boşanmak ister. Erkek ise iki ilişkiyi birlikte sürdürmek ister. Çünkü toplumsal olarak, kadının bu olayda namusu yargılanır erkeğin ise bu davranışı hata veya sapma olarak algılanır. Ayrıca kadın, başka erkeğe âşıksa eşine dokunamaz, öksürüğünden bile rahatsız olur ve her şeyi göze alıp ayrılma planları yapar. Erkek ise, heyecanlı ilişkisi ile güvenli evliliğinden memnundur. Birinden heyecan alır, diğerinden güven ve gelecek garantisi alır.

Sonuç olarak, destek aşk, evlilikteki sorunların gazını alır. Destek aşk, tıkandığın da ise, erkek evliliğini tercih eder. Hem suçluluk, hem pişmanlık hem de destek aşkının bu sistemi bozmasından dolayı yediği darbe nedeniyle evliliğinin kıymetini bilir ve evliliğine daha fazla sarılır. Burada bir püf nokta daha: bu tip ilişkilerde erkeklerin ortalama % 90”ı evliliklerini bitirmezler. Kadınlar ise emin olduğunda evliliğini bitirir. Ama yakalanırlarsa toplumsal baskı ve etiketlenmemek için evliliklerini bitirmezler.

Unutmak mı Affetmek mi kitabımdan. satın almak için tıklayın..

Serhat Yabancı

Aile – Evlilik Danışmanı

instagram

twitter

youtube

Randevu iletişim:

0216 371 33 83

Sen Benim Her Şeyimsin (Bağımlı İlişki)

0

 

Sen Benim Her Şeyimsin (Bağımlı İlişki) :

Eğer siz partnerinize “sen benim her şeyimsin, sensiz olamam “diyorsanız, kendinizi bir hiç saymışsınız. Onunla varoluşunu tamamlamak, yetersizliğinizi kapatmak istemişsinizdir. Çünkü siz yeksiniz. O da yek. Ama ilişki iki kişiliktir. Bir artı iki yapar. Bu nedenle ne olursa olsun, ne kadar severseniz sevin, kişiliğinizi, benliğinizi, mutluluğunuzu korumalısınız. İlişkide mutlu olanlar, dik duranlardır. Tavizlerin sonu gelmez. Taleplerin de sonu gelmez. Bu nedenle bağımlı kalmak, ilişkide sıfır olmak yerine kendinizi hissettirmelisiniz.

 

Birini depresyona sokmak istiyorsan ona “sen benim her şeyimsin “sorumluluğu yükle.

 

Zayıf, yetersiz ya da kendini öyle zanneden birinin hayatında önemli olmak daha kolaydır. Böyle birini seçmeniz halinde onu güçlendirmeye hayatını düzenlemeye çalışır, bunun karşılığında da onun hayatının merkezinde olmak istersiniz. Beklentiniz, merkezde olmak, emekleriniz ise buna ulaşmak içindir. Fedakârlığınızdan güç alarak, her şeyi yönetmeye, kontrol etmeye başlarsınız. Ta ki size olan muhtaçlığı bitene kadar. Muhtaçlığı bittiğinde ise, size karşı çıkmasını nankörlükle suçlayacaksınız. Daha fazla kontrol ederken, aslında onun da nefretini kazanacaksınız. Özetle: Kendi beklentiniz için fedakârlıklardan kaçınmalısınız. Çünkü karşılanmadığında, yücelttiğiniz insandan nefret etmeye başlarsınız.

 

Hayatınızda denge sorunu varsa etrafınıza dikkatlice bakın; muhtemelen birini yanlış bir yere koymuşsunuzdur. J. Christophe

 

“Sen benim her şeyimsin, sensiz olamam” cümlesinin analizinde kişinin kendini yetersiz değersiz ve bağımlı hissedişi vardır. Bağımlı ilişki yaşayanlar, karşıdakini çok yüceltip, en küçük bir sorunda ise hayal kırıklığı yaşayanlardır. Tüm yaşamını o kişiye göre planlarlar. O insanın olmamasını düşünmek bile kişide kaygı yaratır. Bağımlı ilişkilerde aşırı yüceltmek, tüm beklentilerini partnerine yüklemek, hem yükleyeni hem de bu sorumluluğu taşımak zorunda kalanı mutsuz eder. Devamlı özür dilenen bir ilişki şekli ortaya çıkar.

Bağımlı ilişkide birey sosyal hayatından kopuk yaşar. Arkadaşları, ailesi ikinci plandadır. Tüm zamanını ve paylaşımlarını partneriyle geçirmek ister. Bu tip ilişkiler en yoğun yaşanan ama en zor ilişkilerdir. Kopması zor, ama ayrılık acısı en ağır olan ilişkilerdir. Bağımlı ilişkilerde kişi, ilişkinin devamı için partnerinin her dediğini yapar. Devamlı tavizler verir. Onu elde tutmak için mantığına ters olsa da her şeyi dener. Tıpkı sevgilisi için cinayet işlemek, banka soymak, vs gibi.

Aslında bağımlı ilişkilerde (yani ben buna, sen benim her şeyimsin ilişkisi diyorum.) kişi bağımlı olduğu partnerine gizli öfke de  barındırır. Çünkü partneri, onu zor durumda bırakmış, özgürleşmeye çalışmıştır. Ama kişi öfkesini partnerine değil de, tepki veremeyen kendine yöneltmiştir. Bu nedenle her gün kavgalar nedensiz suçlamalar bu ilişkilerin temel özelliğidir. Olmadık yere sorun çıkarma, partnerine acı çektirme, problem yaratma gibi olayların temelinde intikam duygusu yatmaktadır.

Sen benim her şeyimsin ilişkisi, aslında menfaatlerin içinde olduğu ilişkidir. Bağımlı olan, yüceltilmekten e memnun edilmekten hoşlananı bulur. Yüceltilmek, pohpohlanmak isteyen ise bunu yapanı bulur. Yani tencere kapak misali birbirini  tamamlar.

Günümüzde çok fazlaca rastladığımız bu ilişkiler, aslında yaşamı duygusal istismarlarla dolu olanlar ile şımarık (her istediği yapılan) yetiştirilenlerin oluşturduğu ilişki kombinasyonudur.

İşin özüne bakarsak, kimse kimsenin her şeyi değildir. Herkes, içindeki potansiyeli ve kendi kıymetini bilirse hayatında daha sağlıklı süreçler yaşayacaktır. Yaratılışımızda, her şeyle başa çıkabilecek güce sahip bir kodla dünyaya gelmemize rağmen, kazanımlarla bu gücümüzü kaybediyor ya da fark etmeden yıllarca başkalarına veya sadece aşk kırıntısı veren ilişkilere yapışıp kalıyoruz.

Bazen o kadar aciz, bize uymayan, verdiğimizi hiç hak etmeyen biri için o kadar çok çaba sarf ediyoruz ki, biz bile uyandığımızda kendimize inanamıyoruz. Sonrasında da o insanın acımasızlığından hak etmeyişinden bahsediyoruz. Oysa bu süreç bizim ürünümüzdür. O kişiyi bulmaktan tutun, ilişkiyi o şekle sokmaya kadar her şeyi biz yapıyoruz.

Hak ettiğimiz değeri vermeyi boş verin, hak edene hak ettiği değeri vermeyen birinden uzaklaşmaz ya da gereken tepkiyi vermezsek ve böyle yapması halinde kaybedeceğini ve bizim davranışlarımızın da değişeceğini ona göstermezsek zamanla ilişki, isteyen-vermeyen ya da kaçan-kovalanan şekline dönüşür (dönüştürürüz). En sağlıklı olan, ilişkinin karşılıklı olması, tek taraflı çabalar içermemesidir. Sürekli ilgisizlik veya sevgisizlik durumlarında ise buna izin verilmemelidir.

Hayatta hiç kimse vazgeçilmez değildir. Hiç kimseye de bunu hissettirmeyelim. Şu gerçek de var ki, vazgeçemem diyen herkes vazgeçmediğinde karşıdaki zaten vazgeçer. İnsanlar artık hayatlarında aciz partner istemiyor. Eskiden kadınlar bu tip erkekleri istemez, erkekler isterken, şimdi her iki taraf istememektedir.

 

Bir insana vazgeçilmez olduğunu hissettirdiğinizde ilk vazgeçeceği kişi siz olursunuz. Sigmund Freud

Unutmak mı Affetmek mi kitabımdan. satın almak için tıklayın..

Serhat Yabancı

Aile – Evlilik Danışmanı

instagram

twitter

youtube

Her üstünlük ve düşüncesinin altında bir değersizlik vardır.

0
İçinizdeki oturmamış değerliliği sürdürmek için sürekli onay ve ilgiye ihtiyaç duyarsınız.
Bunu kendi kendinize veremiyorsanız ilgi ve onay için 2 yolunuz var. Ya popüler ve başarılı biri olmaya çalışırsınız ya da aşırı fedakar biri olma yolunu seçersiniz.
Popüler olmak için: güzel giyinmek, zayıf olmak, şık olmak, güzel olmak (göze hitap etmek) ve kendini yüceltici konuşmak ( kulağa)
Başarılı olmak: sürekli para kazanmak, sürekli bir üst kariyer için çabalamak, bütün zamanını işe ayırmak ( iş koliklik)

Aşırı fedakârlık: Sürekli beklenmeyen fedakarlıkları da yapmak, insanların hayatına dâhil olmaya çalışmak, başkalarının sorumluluklarını üstelenmek.

Bu tutumlar, sizi bağımlı hale getirir. Bir yandan ilgi ve onay bağımlısı olurken diğer yandan da iş ve şekil bağımlısı olursunuz. bir bağımlılığı, başka bir bağımlılıkla giderme kısır döngüsü oluşur. Yani taşıma su ile değirmeni döndürmeye çalışırsınız.

Oysa, anlık tatmin eden o duyguları zihnimiz şöyle değerlendirir. “ Başarılı&zengin&fedakar olmazsan seni sevmezler. Olduğun gibi sevilmezsin. Şu an seni başarın-fedakârlığın için seviyorlar. Yani kazandığın onay veya ilgi aslında senin değersizliğini kemikleştirmektedir.
Oysa kendinizi olduğunuz gibi kabul ederseniz : “ ben buyum” “bu halimle de mutlu olabilirim.” “Beni böyle daha az insan sevebilir ama en azından kendim olarak sevebilirler” diyebilirsiniz.

Daha stabil bir duygu durumuna kavuşabilirsiniz. Sürekli ilgi odağı olmak yerine daha güvenli duygular ile beslenebilirsiniz.

İş ve fedakârlık dışında, farklı beslenme musluklarına sahip olabilirsiniz. Mutlu olmanın daha farklı yollarını da keşfedebilirsiniz.

Özetle: kendimize hiçbir şart sunmadan vermediğimiz her değeri, maalesef ki bir sürü çabayla başkasından talep ediyoruz.

Daha içten bağlarla ve eşit ilişkiler kurmalıyız. Aksi taktirde git gide büyüyen bir narsizme kapı açacağız.

Sonuçta: her üstünlük ve düşüncesinin altında bir değersizlik vardır.

Serhat Yabancı

Aile – Evlilik Danışmanı

instagram

twitter

youtube

Fedakarlık ne zaman göreve dönüşür?

0

Ayşe sabah işe geldiğinde masasının silinmediğini fark etti. Çalışanı arayıp masanın silinmesini istemek yerine eline aldığı kolonyalı mendil ile masasını sildi.

İki gün sonra aynı olay tekrar etti. Ayşe yine talep etmek yerine masayı kendisi sildi.
Temizlik elemanı bir kaç gün sonra Ayşe’ye;
“Ayşe hanım ben unuttum masanızı yine silmeyi “dedi.
Ayşe ise” hiç sorun değil,ben kendim de hallediyorum” dedi.
Bir süre sonra Ayşe’nin masası neredeyse hiç silinmez oldu.

Çünkü Ayşe,fedakarlığı bir kez yapmayıp sürekli hale getirdiği için artık masa silme onun görevi haline dönüşmüştü.

İşte hepimiz birer Ayşe olabiliyoruz. Kriz dönemlerinde,yardım etmeye çalışırken,anlık çözümler üretmeye çalışırken farkında olmadan birer Ayşe olabiliyoruz.

Ve dönüp geriye baktığımızda ; “Hayır” diyemediğimiz için,”kırılır ” diye düşündüğümüz için başkasının sorumluluğunu üstlenir ve üzerimize yapışır kalır.

Çoğu zaman da bu görevi sürdürmek için davranışımızı rasyonalize edip mantığa büründürerek sürdürürüz.

“aman bir şey olmaz 1 dakikalık iş ” ya da “benim için sorun değil” gibi..

Fedakarlık durumsal değil de sürekli olursa fedakarlık olmaktan çıkar ve “GÖREVE” dönüşür..

Serhat Yabancı
Aile – Evlilik Danışmanı
instagram
twitter
youtube

Sınır çizmek

0

SINIR ÇİZMEK;

Sınır çizemiyoruz çünkü sınır çizdiğimizde bencil algılanıyoruz, kibirli algılanıyoruz, reddetmiş oluyoruz. Çünkü bizde ilişkiler iç içe. Çünkü bizde boyun eğmek adetten. Çünkü bizde ses çıkarmamak efendilikten. Böyle kültürel kodlarımız olduğu için de bol bol bencil çıkartıyoruz.

Şımarıklar, başkasının üzerinden var olmaya çalışanlar, sessiz ve boyun eğeni bulduğunda hemen kontrolüne almaya çalışanları daha fazla görmeye başlıyoruz.

Sınırlarımızı ilk ailemiz ihlal ediyor. Kendi taleplerine göre yetiştirmek, kendi istedikleri mesleği seçtirmek, çocuk olduğumuzu unutmaları, toplumun onayına göre başarı talepleri ve daha fazlası. İlk boyun eğici temeller ailede atılıyor. Oluşan bu şematik algılar, sonrasında tüm ilişkilerini yönetme senaryosuna dönüşüyor. Ona göre insanlar seçiliyor, ona göre ilişkiler yönetiliyor. Bencil ve ısrarcı, haklılık şeması baskın olanları memnun etmek keyif vermeye başlıyor. Aynı zamanda o tipler için de çekici olan oluyor. Onlar da böyle çok ses çıkarmayan, talep etmeyen ama sürekli verici olanı kaçırmak istemiyor.

Peki bu kader mi?, değişmez mi? Kader değil elbet. Her öğrenilen yanlış bilgi, doğru ile değişebilme kaderine sahiptir. Bunun için gereken sık ve sürekli tutum geliştirmektir. ilk yapılması gereken, sınır çizmenin önemini kavramak. Sınır çizmek; mutluluğun kapısını açar. Ne istediğini/istemediğini fark ettirir. Rahatsız edici,zorlayıcı, üzücü kaynaklara “dur” demeyi sağlayan bir yoldur. Geriye kalan kısım ise siz kalmış. İstediğiniz gibi hayatınızı planlamak.

Peki sınırı nasıl çizeceğiz? • Dikkat edilmesi gereken ilk nokta, sınırımızı ihlal edenleri hemen hayatımızda çıkarmamaktır. Aksi takdirde sınır çizmeyi, yalnız kalmayla karıştıran “yeni ve yanlış bir bilgi” tuzağına düşmüş oluruz.

• Eğer aniden sınır çizmeyi göze alamıyorsak, aşamalı olarak, önce duygularımızı ifade ederek başlamalıyız. ( Bu davranışın beni çok kırıyor.- bu sözlerinden çok rahatsız oluyorum)

• Süreç içinde bu sınırları çizmeniz, birilerinin keyfiyetini hatta menfaatini zedeleyeceğinden tepki görmeniz kaçınılmaz. Freud bu durumu sözleriyle tanımlar: “insanlar sizi eskisi gibi kullanamadıklarında değiştiğinizi söylerler”. İşte tam da buna benzer. Sınırlarınızı ihlal edenleri yavaşça kendi alanına ittiğinizde sancılar kaçınılmaz ama imkansız değil.

• Bir diğer zor konu ise, en yakınımızdakilere nasıl çizeceğimizdir bu sınırı? Eş, anne-baba, çocuk kardeş, ortak vs.. gözünüz korkmasın. Önce kendinize güvenin. Bir ömür, birilerine boyun eğerek geçirmeyi kabul etmediğinize göre çok da seçeneğiniz yok. Unutmayın, ayrılmak değil, doğru mesafeyi bulmak amacımız. Duyguların sık söylenmesi, kararlılık, tepkisellikten uzak tavırlar ve son aşamada gerekirse uzaklaşmak ile çözüm zor ama mümkün.

Artık bazı egzersizleri de yapalım. Mesela, istemediğimiz bir daveti kabul etmemek gibi. İlk başlarda mazeret ile geçiştirilebilir ama mutlaka sonrasında gerçek nedenleri ifade etmeliyiz. Mesela; hasta olmamana rağmen hastayım deyip gitmemek ama zamanla oradan keyif almıyorum gerçek nedenini söylemek gibi.

“hayır diyebilmek” ile devam edelim. Size beklentilerini ve ihtiyaçlarını adeta sizin göreviniz gibi dayatanlara yavaşçaaa “hayır” demeye başlayın. “zorunda değilim”i önce kendinize kimseye duyurmayan haykırın. Sonrasında ise, haklı olmanın verdiği güç ile işiniz daha kolay.

“Eşimsen her şeyi yapmalısın”, “seni doğurduğum için bana borçlusun”,”sana iş verdiğim için her dediğimi yapmalısın”ları yavaşça sahibine iade etme zamanı. Sadece içinizdeki yardımsever tarafınız, ve içten gelen desteğiniz ile destek olabilirsiniz.

• Sadece başkası tarafından sınırları ihlal edilenler mi sınır çizmeli? Elbette hayır. Başkasının sınırını çizenlerin de kendine sınır çizme sorunu var. Onlardan biriysen, haklılık (hak görme) taleplerini, kendi hayatının sorumluluklarını almamayı görmen gerek. Dürtüsel ( alkol, kumar, öfke) durumlar ile ilgili zihinsel-davranışsal egzersizler yapmak gerek. Yerine bir şey koymak, sistematik azaltmak gibi.

• Gerginlik hissettiğiniz zamanlar olacak. O anlarda ilk aklınızdan geçen, sizin motivatörünüzdür. Kaygı mı korku mu nedir o? Mesela birine “hayır” dediğinizdeki gerginliğinizi otopsi edin. Hayır dediğimde aklımdan ne geçiyor? –“ Artık beni sevmez”, “artık benimle görüşmez”,- “artık benimle olmasının anlamı kalmamıştır” gibi düşüncelerin altındaki koşullu sevgiyi görmeye çalışmalısınız. Çünkü çoğu zaman boyun eğicilik, onay arayıcılıkla at başı gider. Terk edilme, yalnız kalma, onaylanmamayı gördünüz artık. Bunlar, sınır çizememenin alt dinamikleridir. Bunlar için de, egzersizler yapmak, bdt veya şema terapi eğitim alan uzmanlar ile çalışmak gerekebilir.

• Artık arada küçük idare edişleriniz olabilir ama en azından kontrol sizdedir. Bugün senin için sevmediğim partiye gelebilirim gibi. Ya da “hiç keyfim yok ama bugün ona destek olmak için onunla buluşayım” demek gibi. Unutmayın, kontrol sizde.

• Artık siz daha fazla açık sözlüsünüz. Bu arada karıştırmayın dobra demedim açık sözlü dedim. Dobralık; ağzına geleni kontrolsüzce söylemek( sınır aşımı), açık sözlü olmak ise,düşünce veya duygusunu kırmadan dökmeden ifade etmektir. Açık sözlüsün ve bu artık şaşkınlık yaratmıyor..

Bu arada detay: sınırınıza itiraz edenlere: bu seninle ilgili değil, benim tarzım ve yaşam tarzımla alakalı. Başkası da yapsa aynı sınırı çizerim” derseniz karşıdaki ona karşı yaptığınız algısına kapılmaz. İknası kolay olur. Sınır çizmek ile ilgili söylenecek çok şey var ama uzun yazılar pek okunmadığı için başka bir yazıda belki devam ederiz. Sınır çizmek/çizememek altında bir çok şema var. Ama sonuçta,yaptıkça ve uyguladıkça hem siz hem de diğerleri öğreniyor.

Çünkü insan sürekli yaptığı her şeyin zamanla profesyoneli oluyor.. Sınırınız olsun ki siniriniz olmasın.. Sevgiyle.

 

Serhat Yabancı

Aile – Evlilik Danışmanı

instagram

twitter

youtube

Daha mutlu bir kalbin olacak…

0

 

Her şeyi kontrol etmekten,
Hayatı hesap-kitapla yaşamaktan bıkmadın mı?
Akışına bırakamıyor, her şeyi kontrol ediyorsun.
Farkında mısın?
Hem kendini yoruyor hem de çevrendekileri üzüyorsun.

Bugüne kadar kontrolle, hesap-kitapla,
Detayla, garanticilikle ne kadar mutlu olabildin ki?
Bunları yapmayan birine göre
Ne kadar mutlusun ne kadar kardasın ki?

Rahat bırak kendini,
Rahat bırak kalbini,özgür bırak zihnini,
Sök at bedeninden maskeni,
Sen, sen olmadıktan sonra var mı anlamı hayatın?

Kendini ne kadar kontrol ediyorsan,
Yakınlaştıklarını da hemen kontrol etmeye,
Şekil vermeye başlıyorsun.
Kendini olduğun gibi kabul etmediğin gibi,
Başkasını da olması gerekene zorluyorsun.

Önce kendinle barış,
Sonra kaygılarınla yüzleş.
Bak gör daha şeffaf bir zihnin,
Daha mutlu bir kalbin olacak..
Hayat her şeyi hesaplayıp,
Kontrol edecek kadar uzun değil.

Serhat Yabancı

Aile – Evlilik Danışmanı

instagram

twitter

youtube

Eşler arasındaki problemlerin çözümü için…

0

Eşler arasındaki problemlerin çözümü için…

Eşlerden biri, ilişkinin başında yaşananları unutamıyor ara ara pişirip gündeme getiriyorsa,

‘’unut’’, ”boşver’’ diyerek sorunu çözemezsin.

Ne yapmalı?

  1. Onu dinleyin ve geçmiş olayı konuşun.
  2. Kendi üzerinize düşen hatayı kabul edin.

Hatanızı kabul etmeniz, sürekli yüzünüze vuracağını göstermez.

Aksine insan kabul edilmeyen hatayı daha zor unutur ve affeder.

  1. Kendi payınıza düşen kısımla ilgili özür dileyin, savunma veya inkâr yerine makul açıklama yapın.
  2. Geçmişteki unutulmayan olaylara benzer davranışları yinelemeyin.
  3. Geçmiş olayda başka insanlar (anne-baba, kaynana vs.) varsa onlar il gerekirse görüşün.

Yüzleşin.

Siz sadece kendi üzerinize düşeni yapın.

6.  Bir daha tekrarlanmaması için çabalayacağınıza söz verin.

Serhat Yabancı

Aile – Evlilik Danışmanı

instagram

twitter

youtube

Serhat Yabancı-Buket Aydın Röportajı-21.01.2018 Milliyet Gazetesi

0

“Bana uygun biri yok demek kendini yüceltmektir”

Aile terapisti ve yazar Serhat Yabancı ile ilişkileri ve müzmin bekarları konuştuk. Ona göre düzgün kadın ve düzgün erkek yok diye şikayet edenler, kendilerini çok üstün gören kişiler.

BUKET AYDIN – PAZARDAN PAZARA
Bu hafta İngiltere Başbakanlık Ofisi’nden gelen bir açıklama bana ilham verdi. Siyasi bir yazı beklemeyin, çünkü olay şu; İngiltere’de yalnızlıktan sorumlu bir bakanlık kuruldu. Harvard Üniversitesi’nin meşhur araştırmasını da hatırlayalım gelin, 75 yıllık bu araştırma göre bizleri sağlıklı ve mutlu kılan tek şey, iyi ilişkiler. Ben de bu hafta madem kariyer, başarı ve para bir yere kadar, esas önemli olan ilişkilerimiz o zaman bu konuda uzman görüşü alayım istedim. Aile terapisti ve yazar Serhat Yabancı’yla ilişkileri konuştuk. Onu hem kitaplarından hem de Instagram’da ilişkiler üzerine yazdığı küçük notlardan tanıyorsunuz. Serhat Yabancı’ya göre bizim ülkemizde anneler çocuklarıyla çok bağımlı bir ilişki kuruyor. Hal böyle olunca çoğu oğulları evlenince aldatılmış hissediyor. Ayrıca kimseyi bulamıyorum, düzgün kadın ve düzgün erkek yok diye şikayet edenlerinse kendilerini çok üstün görenler olduğunu düşünüyor. Lafı uzatmıyor ve şöyle diyorum, bu röportajda mutlaka kendinize uygun bir şeyler bulacaksınız

– Bütün aşklar tatlı başlıyor, sonra ne oluyor?
Ya sevgiye dönüşüyor, kökleşiyor ya da aşkın büyüsü bittikten sonra kavgalar ve ona bağlı olarak da ayrılıklar doğuyor ister istemez.

– Size terapiye gelen çiftlerin en büyük sorunu ne?
Daha çok ilişkide güç savaşları, ego savaşları, ilgisizlik ve sorumsuzluk üzerine yoğunlaşan ilişki sorunları görüyoruz, buna kök aile sorunlarını da ekleyebiliriz. Yani çiftlerin ailelerinin evliliği kabullenememesi, ilişkiye karışması…

– Neden ego savaşı ortaya çıktı, kadınların maddi gücü giderek arttığı için mi?
Bunun da etkisi de var ama şöyle bir yanlış algılama var, ilişkilerdeki sorunların kadının eğitim alması veya para kazanmasıyla oluştuğu düşünülüyor ama bu bence kadına hakarettir. Eğitim veya üretmek evliliğin yapısını bozmaz. Kadının güçlü olması iyi evlilikler için değil, kötü evlilikler için tehlikeli. Eğitim o kadar iyi bir şeyken, aile yapısına zarar verdiğini tartışıyoruz bugün.
– Neden bunu tartışıyoruz?
Türkiye’de problemlerin çoğu aslında kadının üzerinden çözülmeye çalışılıyor. Ahlak sorunları, cinsel sorunlar, cinsel taciz, şiddet. Cinsel tacizi sürekli kadına bağlamaya çalışıyorlar; eteğinin boyu, kıyafeti, konuşması, topuğu, maliyet hep kadına çıkıyor. Bir şekilde ilişkisel sorunlarda da maliyet hep kadına çıkıyor.
– Erkeklerin savunduğu bir durum bu?
Maalesef anneler de söylüyor, kız anneleri de, erkek anneleri de. Bugün evliliğin yürütülmesi tartışması olduğunda kızın da erkeğin de annesi kadının alttan alması ve idare etmesiyle sürecin iyileşeceğini düşünüyor ama bilim bize şunu söyler; bütün alttan almalar erkekte öfke patlamaları veya kopuş, kadında 40’lı yaşlarda isyan veya sık depresyonla kendini gösteriyor. Boyun eğmek artık bir ilişkiyi sürdürmek için yeterli değil.

 

“Fedakarlık gizli bir hava atma yöntemidir”
– Boyun eğmek genelde fedakarlık olarak algılanıyor.
İdare etmek ve alttan almak bir ilişkide sürekli oluyorsa ilişkinin tarzına dönüşüyor. Sınır tanımayanla aşırı sınırı olan bir kişinin ilişkisine dönüyor, ‘boyun eğici – narsist’, ‘kontrol eden – kontrol edilen’ gibi. Sağlıksız çekim dediğimiz durum gerçekleşiyor. Bencil, fedakar sever mesela…

– Fedakar da bencil seviyor galiba?
Fedakar da sürekli fedakarlık yapacağı kişiyi arar hayatında. Fedakar insanlar genelde hayatını ikame edemeyen insanları bulup, evlenirler ve sonra da bunların ne kadar bencil ve sorumsuz olduğundan şikayet eder ama ilişkilerine de devam ederler. Fedakarlık gizli bir hava atma yöntemidir aslında. ‘O kadar güçlüyüm ki, böyle bir adama katlanıyorum’ demektir. Bu aslında adamı eleştirmekten çok, kişinin kendi gücü ve dayanıklılığıyla ilgili bir kibirlenme yöntemidir.
Sorunlu bir ilişkide hangi duyguyla çocuk yapılır?
Bazı insanlar kendi ayrılamama durumlarını stres olarak yaşamamak için toplumda kabul görmüş bazı değerlere dayandırmak zorunda hissederler. Çocuk yapıyor, çünkü artık ayrılmaması için daha gerçekçi bir nedeni var.
– Ayrılamamak bizim insanımızın birey olamamasından kaynaklanıyor herhalde, yalnız kalmaktan korkuyor. Bu anne babanın verdiği eğitimle mi alakalı?
İnsanlar ilk ilişkiyi anne baba ile kurarlar. Ve o ilişkiler devam ettikçe kemikleşir. Hayatımıza ya anne babamıza benzeyen insanları alırız ya da benzemeyen insanları alıp, anne babamıza dönüştürürüz. Diyelim ki; ailede baba bencil, ama hayatımıza normal bir insanı aldık, onu mutlaka babamız gibi bencil bir insana dönüştürürüz. İlişkiyi sadece fedakarlık yöntemi ile yürütüyorsak, biz hayatımıza ya bencili alırız ya da hayatımıza aldığımız kişiyi bencilleştiririz. Çünkü bildiğimiz tek yöntem o.
– O zaman ülkemizde bütün ilişkiler sorunlu mu, çünkü kimsenin mükemmel bir çocukluğu olmamıştır. Hepimizin bir yarası mutlaka vardır.
Bu ülkede mümkün değil! – Mümkün olan bir ülke var mı?
Biz çocukluğumuzu yetişkinliğimizle kıyasladığımız için her nesil çocukluğundan şikayetçi. Ama bütün insanlar böyle büyümüyor.
– Nasıl büyütmeliyiz ki çocuklarımızı sağlıklı bir ilişki kurabilsinler?
Anne baba çocuğu memnun etme üzerine ebeveynlik yapmamalı. Çocuğun kendini memnun etmesi için destekleyici olmalı. Çocuğu memnun ederek yetiştirdiğimiz için o çocuk sürekli onu memnun edecek bir sevgili arayışına giriyor. Ya da çocuğu hiç önemsemiyoruz ve o çocuk sürekli kendini önemli hissetmek için birilerine fedakarlık yapmak zorunda kalıyor. Sağlam karakterli insanlar birini sevmek için onun hayatında işe yaramasına ihtiyaç duymaz.
– Neye ihtiyaç duyar?
Cinsellik ister, duygusallık ister, sosyal paylaşım ister. İlişkinin ana dinamikleri bunlar.
“Tanışma dönemi fragmandır, esas film düğün alışverişinde başlar”
– İlişkilerinde çok mutlu olanlar evlendikten kısa bir süre sonra ayrılabiliyorlar, neden?
Tanışma ve nişanlılık dönemi bir filmin fragmanı gibidir. Düğün alışverişinden itibaren başlayan ve devam eden süreç de filmin kendisi gibidir. Ana sorun ilişkilerin kontrol ve bağımlılık üzerine kurulmuş olması. Zaten eğer birey olmuşsanız sağlıksız bir ilişkinin bir yerinde ayrılıyorsunuz, birey değilseniz o ilişki hastalıklı olmasına rağmen kopamazsınız.
– Her ne kadar herkes ideal ilişkiyi arasa da aşk bana biraz da birinin travmasını beslemek gibi geliyor.
Kişi çocukluğundan getirdiği bilişsel çarpıtmaları, değersizlik, yetersizlik, boyun eğicilik, şiddet görme, ötekileştirme gibi kavramları besleyecek kişiyi bulmak istiyor. Çocukluğunda değersiz hissetmişsen bunu sürdürecek kişiyi seçiyorsun. Bazı insanlar da sadece bildikleri ilişki modeline uygun insanları seçerler. Hep sevgisiz büyümüşse sürekli kendini kanıtlayacak ve sürekli kendini sevdirmeye çalışacak bir kişiyi hayatına alır. Çocuk o sevgiyi kazanmak için bir şekilde kendini kanıtlamaya çalışmıştır o ailede, çok başarılı olmuştur, işe yaramaya çalışmıştır. Aynı çocuk eş seçerken de o rolü alacağı kişiyi seçiyor. Başarısı için onu seçen kişiye gidiyor ya da kimin hayatında onun emeğine ihtiyaç varsa gidip onu buluyor.
– Bu sarmaldan nasıl çıkarız?
Bazen mümkün olmuyor, önce bilgi gerekiyor. Aksi takdirde kişi kendi seçtiği kişiden bile nefret edip, ayrılmak istiyor.
– Ayrılamıyor da!
Çünkü neden seçtiğini de, neden bugüne kadar sürdürdüğünü de, neden katlandığını da oturtamıyor, zaten oturtsa film kopacak. O tip durumlarda da şu seçenek var ya ilişkiyi yeniden inşa etmek ya da boşanmak. Ki bu da bir yeniden dizayndır. Aile ve ilişki terapilerinin amacı da budur zaten yeni bir yol haritası çizmek.
– Çocuk doğduktan sonra boşanan çiftleri de çok sık görmeye başladık.
2016’da boşanan 130 bin çiftten 100 bini çocukluydu. Kadın çocuktan sonra bireysel kimliğini bir kenara atıyor, sadece annelik rolü ile yaşıyor. Anneler bizim ülkemizde çocuklarıyla maalesef çok fazla bağımlı ilişki kuruyorlar. Onun için de çocukları evlenince terk edilmişlik sendromu yaşıyorlar. Bağımlı ilişki kuran erkek annelerinin çoğu aldatılmış gibi hissediyor.
“Her ilişki parmak izi gibidir”
– İlişkiler dipsiz kuyu gibi, ne kadar genelleyebiliriz ki?
Çok genel kavramlarla ilişkileri yorumlamaya çalışıyoruz ama her ilişki parmak izi gibidir. Hiçbir ilişki bir başka ilişkiye benzemez. Özel bir ilişkiyi genel teorilerle açıklayamayız ama başlaması veya sürdürülmesi ile ilgili kavramları genelleştirebiliriz.
– Eğitimli kadın ilişki için neden tehdit olarak görülür?
Kadının farkındalığı arttıkça ilişkisini sorgulamaya başlıyor, eşini sorgulamaya başlıyor.
– Erkeğin farkındalığı neden artmıyor?
Erkek zaten yeterli buluyor mevcut sistemi. Sistem en çok onu besliyor çünkü. Kişisel gelişim, psikoloji, aile, evliliklerle ilgili yazan bütün meslektaşlarımızın kitleleri neredeyse sadece kadınlardan oluşuyor. Çünkü kadın ilişkiyi kendisinin bir parçası olarak görüyor. Erkek ilişkiyi kadının malı olarak görüyor. Bir erkeğin kolay kolay evlilik yıldönümünün unutulmasıyla ilgili arızasını göremezsiniz. Ama kadınınkini görürsünüz doğum günü unutulmuş gibi hisseder.
“Kadınlarımız anneliği, özgürlüğü ile takas etti”
– Kadınlar doğru düzgün adam yok diyor, erkekler de doğru düzgün kadın? Bunlar doğru ilişkiyi arayan insanlar, neden bir araya gelemiyorlar sizce?
‘Adam gibi erkek yok, doğru dürüst kadın yok’ diyen müzmin bekarlar aslında farkında olmadan kendilerini yüceltiyorlar. ‘Bana uygun biri yok’ demek ‘ben biriciğim, eşsizim’ demek, orada bir böbürlenme var. Kişinin yaşına uygun şekilde ilişkisi yoksa mükemmeliyetçi yapısı vardır diyebiliriz. Ya obsesif mükemmeliyetçilerdir yani aşırı detaycılardır ya da narsistik mükemmeliyetçilerdir. Onların da standartları o kadar yüksek ki, aradığı kişinin aradığı kişisi olamıyor.
– Bir tarafta ilişkisi olmayanlar var bir tarafta da aldatan insanlar. İnsanlar birbirlerini neden aldatıyor?

?Temelde baktığımızda yanlış eş seçimi, yanlış sürdürme yöntemleri ve kişilik baş sebepler. Eğer iyi yönetilirse bir aldatma evliliği daha da güçlendiriyor. Aldatan aslında evliliği bitirmek istemiyor, aldatmak evliliği bitirme isteği değildir.
– Erkekler mi daha çok aldatıyor kadınlar mı?
Hemen hemen eşit, kadınların yüzde 47’si, erkeklerin de yüzde 53’ü eşlerini aldatıyor.
– Kadınlar neden evli erkeklerle olmayı, ikinci kadın olmayı kabul ederler?
Genelde evlilik korkusu olan kadınlar üçgenin diğer köşesi oluyor. İkincisi neden de şu, daldaki yerdekinden kıymetlidir. ‘Evlendiğine göre tercih edilmiş, demek ki bunda bir vasıf var, gizem var’ diye düşünüyor.
– Ben eski Türk sinemasının insanlara çok romantik bir ilişki biçimi çizdiğini düşünürüm her zaman. Yeşilçam ilişki anlayışımızı etkiledi mi?
Yeşilçam ilişkilerimizi kesinlikle derinden etkiledi. Türk filmlerindeki bütün kadınlar evlendikten sonra her şeyden vazgeçen, fedakar, sadece kocasına hizmet eden, eşinin verdiği azıcık ilgiyle memnun olmaya çalışan bir görüntü yansıtıyor. Halen de öyle, bunun etkileri günümüzde de sürüyor. Bir şey daha ekleyebilirim; Türk kadınının bu hale gelmesinin en büyük nedeni anneliği. Toplum hastalıklı olarak anneliği kutsallaştırdığı için bugün kadınlarımız evlendikten sonra bu hale geldi, anneliği aldı özgürlüğü ile takas etti.
“İstanbullu Gelin Türk toplumunu yansıtıyor”

-Son zamanlarda Türk toplumunu en çok yansıtan dizi hangisi?
Bence son zamanlarda İstanbullu Gelin çünkü Türkiye’de gelin- kaynana, bağımlı ilişkiler, birey olma savaşını veren kişilerin profilini yansıtıyor. Aynı zamanda bir şiddet dinamiğini görüyoruz orada. Adem rolünün (Fırat Tanış) eşine uyguladığı şiddet ve her seferinde pişman olma ama kendi çocukluğunda annesinin şiddet görmesinin tekrarını yaşatan sahneler.
– Dizideki kaynana karakterleri izleyenler tarafından çok tanıdık algılanıyor. Sanki herkesin hayatında bir Esma Sultan (İpek Bilgin) ve Reyhan Hanım (Semra Dinçer) var…
Oğullarını kontrol altında tutmaya çalışan kayınvalide profillerini görüyoruz burada. Yalnızlıkları ve yaşamlarındaki boşluklardan dolayı çocuklarını devamlı hayatlarında tutmak istiyorlar. Dizide de toplumdaki gibi bağımlı ilişkiler var.
“Pınar Dilek’e baktığımda Tarkan’ı gördüm”

– Ünlü çiftlerin Kıvanç Tatlıtuğ-Başak Dizer, Kenan
İmirzalıoğlu- Sinem Kobal, Fahriye Evcen- Burak Özçivit çift olarak uzaktan bakınca çok ideal duruyor, bir yorumunuz var mı?
İnsanlar asla göründükleri gibi ilişki yürütmezler, içlerini bilemeyiz. Temel nokta şu; hem konumlarını hem sosyal statülerini hem de birbirlerinin kişiliklerini baştan benimseyip yola çıkarlarsa sorun olmuyor zaten.
– Fahriye Evcen Burak Özçivit’le evli olduğu için çok şanslı seçilmiş, neden böyle düşünülüyor, adam şanslı değil mi yani?
Bir ilişkide şanslı görülen biri varsa karşı tarafa layık görülmüyor demektir. Burak Özçivit’i büyük bir lütuf olarak algılıyorlar, gizli kıskançlık, özenti gibi nedenlerden. Erkelerde böyle bir şey yok mesela ‘Kenan İmirzalıoğlu turnayı gözünden vurdu Sinem Kobal’la evlendi’ demezler, ama Sinem Kobal için diyorlar.
– Tarkan ve eşi Pınar Dilek’in evliliğini çok eleştirdiler. Tarkan’dan ünlü bir mankenle, ya da oyuncuyla evlenmesini bekledikleri için mi kabullenemediler bu evliliği?
Pınar Dilek, Tarkan için ideal bir eş çünkü Tarkan’ı olduğu gibi benimsemiş ve kişiliği itibariyle egolarından arınmış. Tarkan gibi duygusal, mütevazı bir insan için kendi gibi mütevazı, vitrinden arınmış, kendini gösterme çabası olmayan, tamamen kendi sistemi içerisinde yaşayan bir insan. Aslında ben Pınar Dilek’e baktığımda Tarkan’ı gördüm. Bence Tarkan’ı ancak böyle bir karakter kendine bağlayıp, aşık edebilir. Düşünsenize Tarkan ‘Ankara’nın Bağları’ çalarken oynadı eşiyle. Ben Tarkan’ın eşinde gelenekselliği ve kendiyle barışık olmayı gördüm.
– Son 2 yılda ünlüler de dahil evlilikler çok arttı. Neden?
Evlilik sanatçılara prim kazandırmaya başladı. Çünkü evlilik bir otoritedir, bir kutsiyettir. Kadın evlendiğinde kutsiyet kazanıyor. Bekar kadına nöbet yazılır ama evli kadına yazılmaz mesela. Orada bile kadının evliliği kadına statü kazandırıyor. O nedenle sadece sanatçılarda ya da medyada değil, en alt kademede bile artık popüler. İnsanlar akın akın evleniyorlar.
– Evliliği yürütmek için bir formül var mı sizce?
Benim ‘5S 1İ’ formülüm var. Sevgi, saygı, sadakat, sohbet, seks ve ilgi… Bu 6 dinamik olduğu sürece evlilikte sorunlar olsa da başa çıkılabilir.

 

Buket Aydın- Milliyet Gazetesi

 

Serhat Yabancı

Aile – Evlilik Danışmanı

instagram

twitter

youtube

İsyan mı? Şükür mü?- Alişan Kapaklıkaya

0

İSYAN MI, ŞÜKÜR MÜ?

Yıllar önce kızım Zuhal’i bir bebek olarak kucağıma aldığımda onunla ne kadar süre ve nasıl bir hayat yaşayacağımı bilmiyordum.

Büyümeye başladı.

Bebekliğinden itibaren onunla oynamaya başladım, gezerken omzuma aldım, kollarımdayken yukarı doğru atıp yeniden yakaladım, sırtüstü yatıp onu ayaklarımın üzerinde havaya kaldırmamı öyle seviyordu ki.

Parklarda gezdik.

Köye gittiğimizde çamuru naylon tabağa doldurup “Sana pasta yapıyorum baba.” dediğinde anlamıştım yüreğinin sevgi dolu okyanuslar gibi olduğunu.

Okul hayatı başarılarla geçti.

Ailelerin cennet gibi olmasına katkı sağlamak için psikolog olmayı seçti. Gönüllere dokundu, evlere neşe saçtı.

Benimle bir çok şehre konferanslara geldi.

Bir kurban bayramında Şırnak sokaklarında çocukların ellerindeki oyuncak silahları gördüğünde çok ağladı. “Baba bu çocukların elindeki silahları alıp yerine kitaplar vermek için daha çok çalışmalıyız.” dediğinde hayaller kurduk, tüm çocuklarımızın yüreğine sevgi tohumları seçmek için.

İşine uçarak gidiyor, eve koşarak geliyordu.

Doktor, “Sen kanser olmuşsun, gereğini yapmazsan yakında ölürsün.” dediğinde, elimi tutup gözlerime bakarken sordu:

“Şimdi ne olacak baba, hayallerimiz vardı.”

Kendisini çok seven ve hastalığının her aşamasında yanında olan Harun’la evlendi.

Gelin gittiği kendisini tanıyan tüm Elazığlıların gönlünde taht kurdu.

Hastalığı tüm vücuduna yayıldı.

Vazgeçmedi.

Bir yandan iyileşmek için tevekkülle mücadele ederken bir yandan çocukların ve gençlerin gönlüne sevgi serpmeye devam etti.
Doktor, “Altı aylık ömrü var.” değinde söylemedim kendisine, söyleyemedim.

Sahnelerde ve televizyonlarda tüm Türkiye’den dua istedim Zuhalim için. Almanya’da küçücük bir kız çucuğu yanıma yaklaşıp, “Üzülme Alişan amca Zuhal ablanın iyileşmesi için şü küçücük kalbimi seve seve veririm.” dediğinde çok umutlandım.

Başarılarıyla beni geçmeye başladığında “Senin son kullanma tarihin kaç baba? diye sordu bana. Sarsılmıştım. “Kendini sürekli geliştirip insanların karşına faydalı bir eğitmen, benim karşıma son model bir baba olarak çıkmalısın.” dedikten sonra dört farklı alanda üniversite okudum.

Kendimi tazeleyip karşısına çıktığımda o da Allah’a gitmek için hazırlık yapıyordu.

Eşimle kavga edip evden ayrılırken dizlerime yapışıp “Bizi bırakıp gitme baba.” diye ağladı. Ona olan sevgimle tüm sorunlarımın üstesinden gelip geri döndüm.

Rabbim 15 gün önce onu yanına çağırdı. Bu sefer ben yapıştım tabutuna. “Nereye gidiyorsun Zuhal? diye sordum cevabını bildiğim halde.

O bana gitme baba, geri dön dediğinde onu dinleyip döndüm.
Ben ona gitme yavrum dediğimde, gitti ve dönmedi.

Dostum Durmuş Ali bey dedi ki, “Zuhal’in cenazesi sadece sizin evden çıkmadı, bilin ki Türkiyede bir çok evden çıktı.”

Şimdi bakıyorum Zuhal gibi bir sevgi meleğiyle 30 yıl aynı evde yaşama lütfuna erişmişim, ona sarıldığımda cennetin kokusunu tatmışım.

Şimdi düşünüyorum Allah yavrumu 30 yaşındayken yanına çağırdı diye isyan mı edeyim, yoksa onun bana hediyesi olan yavrumla bu güzellikleri 30 yıl yaşadım diye şükür mü edeyim…


Yavrumun hastalık sürecinde ona gözü gibi bakan eşime, yanımızda olan herkese, iyileşmesi için yüzlerce dğal tedavi bitkisel ilaç gönderen, köye kadar gelip cenazeye katılan, isteyip de katılamayan, taziye mesajlarını ileten tüm dostlara teşekkür ediyorum.

Allah’a bizim bilmediğimiz nice hayırlar verdiği için şükrediyorum.

Eğer gönlünü kırdığı, azarladığı, hatta sert baktığı kimse varsa söyleyin helallik alayım.

Sizin de gönlünüze dokunmuşsa. güzel bir hatıranız varsa yazın da bileyim.

Alişan Kapaklıkaya

 

Serhat Yabancı

Aile – Evlilik Danışmanı

instagram

twitter

youtube

SON EKLENEN YAZILAR

EN ÇOK OKUNANLAR