Ana Sayfa Blog Sayfa 60

Gösterişli düğünler, anlamsız orta sehpa…

0

Gösterişli düğünler, anlamsız orta sehpa.

Yaşam tarzınıza, kültürünüze, evlilik yapınıza ve bütçenize uymayan bir düğün, sizin düğününüz değildir, tribünün düğünüdür.

3 saatlik bir düğün için 3 yıl borç ödeyip, evliliğin en taze yıllarını elinde hesap makinesiyle geçirmenin var mı bir mantığı?

İnsanlara güzel menüler, şık bardaklar, gelenlerin bile anlamadığı sırf elit görünmek için kültürüyle alakalı olmayan müzikler…

On binlerce liralık düğün yapıp,iki gün sonra eşinin altınlarını bozmak zorunda kalmalar…

Kendin ol kardeşim;

3 saatlik bir düğünle kimsenin gözünde düzey atlamazsın.

Statün değişmez.

3 gün sonra aynı ortamda, insanların tanıdığı aynı insan olarak yaşama devam edeceksin.

Kendini hırpalamaya, olmadığın düzeyi yansıtmaya, kendini yetersiz görmeye ne gerek var?

Varsa, istiyorsan yaparsın.

 

Yoksa asla olmadığın karakteri, sahip olmadığın düzeyi, kaldıramayacağını yansıtma.

Seni seven, her halinle sever.

Bir nikah da yeter, sade bir davul zurna da.

Olmadı kasetten bir oyun havası.

Sadece düğün mü?

Elbette değil.

Showroomda gördüğün koltuk takımlarını da alma hemen.

Sonra evde kıpırdayacak yer bulamazsın.

Mesela varsın orta sehpan olmasın.

Gıcığım ben orta sehpalara.

Günde 1-2 kere kullanacağım diye niye 24 saat evin merkezini işgal eder ki?

Eskisi gibi kalabalık evlilikler yaşamıyoruz unutma.

Evini çok sade döşe.

Döşe ki, eşyalar değil, insanlar yaşasın.

 

Her odayı doldurmak zorunda da değilsin.

Zaten 2 yılda dolacak.

Erken doldurursan esas ihtiyaçların için aldıklarını atman gerekecek.

Geleneksel zevklere boyun eğme.

İllaki perde halıyla, halı koltukla, elti gelinle uyumlu olmak zorunda değil.

Bana kalırsa eşyanın alımı evlendikten sonraki 2 yıl içine yayılmalı.

Bilmediğin bir sistemde neye ihtiyacın olduğunu nereden bileceksin ki?

Bilemediğin için de tahmini alış-veriş yapacaksın. (ya tutarsa)

Misafir için özel takımların olmasın mesela. 

Senin kullanmadığın hiç bir şeyi misafir kullanamaz.

Misafir odası,

misafir yemek takımı,

misafir masası.

Misafir değersiz olduğu için değil, sen değersiz olmadığın için olmasın.

 

Evlenirken de evi döşerken de kendin olmaktan, vazgeçme.

İnsanlar senin her haline alışıyor zaten.

Kasmaya, zorlamaya gerek yok.

Düğün ne gelinin ne de damatın değerini arttırır.

Düğün kök ailelerin itibarı, davetlilerin eğlencesi, mekan sahiplerinin de gelir kaynağıdır sadece.

Düğünden sonra adeta kimsenin keşfedemediği yatırım atağı olarak altınları bozup araba da alma.

Evliliğin ilk 2 yılı, kök ailene her şeyi de anlatma. 

Sonuçta sen eşinle barışırsın onlar hep yapılanla hatırlar eşini.

Nefret ettirdiğin eşini, tekrar sevdirmek yine senin başına kalır.

Döktüklerini kendin toparlamakla uğraşırsın.

(Konuyla ilgili Son kitabım: “Bütün aşklar tatlı başlar”da detaylı okuyabilirsiniz)

 

Yaptığın orantılı harcama ile ;

daha sakin kafa, 

daha enerjik, 

daha çok gezen 

daha çok tatil imkanı olan bir çift olabilirsin…

 

Serhat Yabancı

Aile – Evlilik Danışmanı

Huzur nedir, bilir misin?

0

Huzur nedir bilir misin?

Elindekiyle yetinip, çok şeye sahip olmak değil, az şeye ihtiyaç duymaktır.

Huzur; kendisiyle ve çevresiyle barışık olmaktır.

Huzur; insanları değiştirmek değil, olduğu gibi kabul etmek ama sınırlarını da çizebilmektir.

Huzur; hırslardan arınıp, hedefleri için azmetmektir..

Huzur; hayatın sorumluluğunu üstlenip, kendimizle gurur duymaktır.

Huzur; mutluluğu insanlardan ve hayattan değil, kendinden beklemektir.

Huzur; insanlara ihtiyaç duymak ama muhtaç ve bağımlı kalmamaktır.

Huzur; şükredebilmek ve nimetlerin değerini değil, kıymetini bilmektir.

Huzurlu bir yaşam dileğiyle…

 

Serhat Yabancı

Aile – Evlilik Danışmanı – Yazar

Mutlu olmak için sevilmek şart mı?

0
Yeni dönem yaşam tarzlarında ve ilişkilerde sevilmenin şart olduğu ve kişisel mutluluğun tek kaynağı olduğu düşüncesi genele hakim olmaya başladı. Oysa esas olan bunun bir ihtiyaç değil, istek olduğudur. Sevgi, mutluluk kaynaklarından sadece bir tanesidir. Ama tek değildir. Oksijen değildir.  Kendi sorumluluğumuzu üzerimize aldığımız sürece salt başkasının sevgisiyle mutlu olma fikrinden vazgeçeceğiz..
                Hayatınızda kimsenin olmadığı, salt birinin özel (ilişki) olarak size duygu beslemediği zamanları düşünün. Kendinizi nasıl hissediyordunuz? İşinize gidiyorsunuz, yemek yiyorsunuz arkadaşlarınızla berabersiniz,sosyal,sporsal ve kültürel faaliyetler içindesiniz. Aileniz, akrabalarınız var iş arkadaşlarınız okul arkadaşlarınız var. Tek başına geçirdiğiniz çok güzel zamanlar, tek başınıza yaptığınız çok keyifli aktiviteleriniz ve hobileriniz var. Genel olarak baktığımızda o kadar çok beslenme kaynağınız var ki. Oysa sadece biri (istediğiniz kişi) tarafından  sevilmeyi şart olarak koşarsak, mutlu olmak için başkasının duygularını kontrol altında tutmayı, yönetmeyi seçmiş oluruz. Çünkü hiç kimse sırf siz istiyor diye sizi sevemez. Hiç kimse, sırf siz istiyorsunuz diye tüm enerjisini size harcayamaz. Aynı zamanda hiçbir ilişkide devamlı  ve aynı yoğunlukta  sevgilisini sevecek diye bir şart ve imkan mümkün olamaz.  Normalde de evli olsanız, veya sevgiliniz olsa da kesin mutlu olursunuz diye bir şart yok. Aksine evli olup boşananları da görüyoruz. Ki hem de sevildikleri eşlerini de boşayanlar çok.
Birinin sizi sevmesi ile mutlu olma şartı, gökyüzünü mızraklamak kadar zorlayıcı ve mümkün olmayan bir şarttır.  Bu şart, sizin kendinize değil, sizi sevene koyduğunuz bir şarttır aslında. Çünkü böyle bir şartlanma olduğunda hayatınızdaki kişiye, mutlu olmak için tüm sorumluluğunuzu yüklemiş olursunuz.
                Mutluluk için sevilme şartına inananların aynı zamanda da kopamama, sevgi bağımlılığı, yalnızlık korkusu, en berbat ilişkiye rağmen bitirememe gibi durumları yaşadıklarını görmemiz kaçınılmaz olur. Sevgisiz kaldığında hayatının mahvolacağını düşünen, boşluğa düşeceğini düşünen, hayatın anlamsızlaşacağını düşünen kişide  bu düşüncenin ürünü bir korku ile yaşar.
 Aslında birinin sevgisine bağımlı olmak, ya da sevilmenin hayatın benzini olduğunu düşünmek, büyük güç kaynaklarımızın önündeki en büyük engeldir.
Bu kitapta bu konuyu seçerken de amacım, kişinin kendi güçsüzlük kaynağını bulabilmesini sağlamaktır. Kuru kuruya güçlü olmanın yöntemlerini saymak,yazmak sadece geçici tatmin yaratır ama o güçlü bireyin huzurunu size yaşatmaz.  Bu nedenle de bizi içten esir eden temel düşüncelerden biri de sevgisiz yaşayamamaktır.
 Bu arada sevgisiz yaşanır da demiyorum zaten. Sadece “birinin sevgisi  olmadan yaşayamam” a takmış durumdayım  J Evet öze anlamda da biri olmasa yaşayabilirsin. Mesela, çevrenizde mutlak olarak görmüşsünüzdür eşi erken vefat etmiş kadınlar ve  erkekleri. Bu kadınlar, genç yaşta dul kalmalarına rağmen sosyal, kültürel dini veya  kişilik yapılarından dolayı tekrar evlenmemiş te olabilir. Oysa bu kadınlarla görüştüğünüzde hiç de bir mutsuzluk, yetersizlik, değersizlik ve acizlik olmadığını görürüz. Kendi hayatlarına torunlarını, çocuklarını akrabalarını iş ve çevrelerini koyarak da mutlu olabildiklerini çok net olarak görebiliriz. Bu arada değinmeden geçemeyeceğim. Erkekler içinde aynı durum geçerlidir. Sadece erkeğin hormonal durumu gereği durum farklıdır. Sevilmekten çok cinsellik olarak değerlendiriyorum. Ama sonuçta her iki durumda da sevgisizlik de olsa, bir yaştan sonra cinselliğin eksikliği de olsa insan mutlak olarak mutlu olabilecek bir şeyler bulur .
                Ayrıca  sevilme şartı olmadan mutlu olabileceğine inanan kişi, bu güçlü duruşu ve kaygısız yapısından dolayı daha sağlıklı ilişki yürütür. Daha fazla çekici görünür Nasıl mı? Kişi devamlı sevgi ve ilgi isteyen değil, alan-veren konumunda olur. Sevginin paylaşımlarla olması gerektiğini düşünür. İlişkinin ilgi-sevgiden ibaret olmadığını görür. İlişkinin tıpkı bekarlıktaki gibi bir kendini mutlu etme şekli olduğu, farklı olanın ise bunu iki kişiyle yapması olduğunu görmesidir. Ayrıca iki kişinin tek kişiden daha fazla yaşama  paylaşım ve mutluluk katması gerektiği de matematiksel olarak olması gereken bir  sonuçtur.
                Sevilmek pozitif bir duygudur. Tabi ki herkes sevilmek  ve sevmek ister.  Evet” ister” dedim.  Zorundadır demedim. İşte en büyük farkı burada. Sevilmek zorunda değilsiniz. Sevilirseniz okeydir ama sevilmezseniz de dünyanın sonu değildir.  İşte olması keyif veren bir şey gibi düşünelim. Mesela  “zengin olsam mutlu olurum ama olmazsam kesin mutsuz olurum” gibi keskin bir yargının hatalı olması gibi sevilirsem mutlu olurum, sevilmezsem asla mutlu olamam” gibi keskin yargının hatalı olması aynı kulvardadır.
                Sevilmenin zorunluluğuna inanıyorsanız, küslük, kavgalı olma sizin ıstıraba dönüşebilir. Anlık da olsa birkaç saatlik de olsa  sevgi musluğunuzun kısılması halinde dakikalar geçmek bilmez. Bu durumla mücadele edememek, sevginin nefes olduğunu düşünmekten kaynaklanır.  “şuan kavga ettik. Beni sevmeyebilir.  Kırılmış olabilir, hasta olmuş, veya canı sıkılmış olabilir” gibi düşünceleri aklımızdan geçirememek veya baş edememek sevilmenin koşulsuz olmasının getirdiği bir tıkanmadır. Nedeni ise, koşulsuzluk düşüncesidir.  Yani sevilmeyi oksijen gibi görme düşüncesidir. Sevilmeyi oksijen sanan kişilerin, empati duygusu gelişemez. Sadece kendi duygularına odaklandıkları için, sevilmemenin nedenini karşıdakinin bencilce tepkisine yorabilir. Ya da kendisini bilerek üzmeye çalışmak olarak algılayabilir.
                Birinin sevgisi olmadan mutlu olamamak, bütün mutsuzluklarını , başarısızlıklarını hatta hastalıklarını da sevgiyi beklediği kişiye yükleye neden olur.  Kişi, yaşamsal sorumluluklarını almadığı için, sevgi olursa her şeyi yeneceğini düşündüğü için ,  bir sorun olduğunda da   bunu yeterince sevilmemeye ve bunun neden olduğu motivasyon veya enerji kaybına bağlayabilir. Oysa bu tamamen bir savunma mekanizmasıdır. Kendi bağımlılığı kamufle etmektir.  Oysa   hayatındaki partner ona elinden geldiği kadar sevgi ve ilgi vermiş olsa sizce çok başarılı ve güçlü olacak mıydı ? hayır. Çünkü sadece kendini mutlu hissedecek, ama içindeki yetersizliği, riski göze alamamayı aşamayacaktır. Sevgi bizi sadece motive eder. Bize, yol göstermez. Bize bilgi, güç, eğitim, meslek edindirmez. Yani sevgi denildiği gibi alt yapısı olmayan biri için sadece iyi hissettiren bir mekanizmadır.  Arabanın benzidir ama araba değildir.
                 Sevilmeye ihtiyacımız olabilir. En başta da belirttiğimiz gibi bu olmasa da yaşamımızı sürdürebiliriz.  Ayrıca  saplantı halinde birinden sevilmeyi beklemek de o kişinin bu duyguyu vermesini güçleştirir. Daha az vererek sizin bağımlılığınızın sürekliliğini isteyebilir.  Daha az vererek fazlasını talep etmenizin önüne geçebilir.  Sizi kendine yük olarak görür. Hayat boyu sizi mutlu etme düşüncesinden dolayı  sizden ayrılmayı düşünebilir.  Her eş, sürekli olarak mutsuz olacağı bir ilişki içinde olmak istemez.

Serhat Yabancı

Aile-Evlilik İlişki Danışmanı

Yazar

instagram.com/serhatyabanci

Kitaptan bazı alıntılar…

0
Kitaptan bazı alıntılar
Canım Acıyor Bunun Neresi İyi Yaşadığım Acının Bir Anlamı Olmalı
Eğer hayatınızda acılar varsa, acılar yaşıyorsanız; size acı verecek kadar değerli şeylere sahipsiniz demektir. Bu acı sizin de önemli olduğunuzun bir göstergesidir. Bu nedenle acıların bir yaşam kaynağı olduğu, hayata bağlanmanın bir göstergesi olduğunu bilmeliyiz. Düşünün ki; hayatta hiçbir şey size acı vermiyor.
Ne bir kayıp ne bir bitiş ne de başka bir şey. O halde siz bu hayatın neresindesiniz? O halde siz bu hayatta hiç bir şeye sahip değilsiniz. Ünlü sanatçı Göksel’in kelebek ödülleri gecesinde yaptığı konuşmasında acıya çok naif bir bakışı var diyor
ki: “Üzülüyoruz, ağlıyoruz, acı çekiyoruz sonra şarkı yazıyoruz ödül alıyor ve mutlu oluyoruz.” Ne garip değil mi? Acı iyileştirir, güçlendirir, çözüm üretir, liderler çıkartır. Tıpkı kurtuluş savaşında olduğu gibi.
Aynı zamanda acı, iyileşmenin göstergesidir. Tıpkı vücud geliştirirken gelişen yerin acıyan yer olması gibi.
Olumsuz Duygular Mutlu Eder Olumsuz duygular… Ya olmasalardı?
Mutlu olmak, sadece olumlu duygular hissetmek olsaydı içimizdeki utangaçlığı, suçluluğu mahcubiyeti atmamız gerekirdi.
İçimizde bazı olumsuz duygular, mutluluğumuzu sağlar. Tıpkı hata yaptığımızda üzülmek, utanmak gibi. Ya da birini üzdüğümüzde suçluluk hissetmek gibi. Eğer bu duyguları yaşıyorsak, insan olmanın temelini gerçekleştiriyoruzdur. Bu duygular sayesinde paylaşımcı olmayı, insanların hakkına saygılı olmayı, kul hakkı yememeyi, uyumlu yaşamayı öğreniriz.
Suçluluk, vicdan azabı utangaçlık, mahcubiyet gibi olumsuz duygular bizi insanlaştıran, egolarımızı törpüleyen, bizi sosyalleştiren duygulardır. Düşünün bir insan ne yaparsa yapsın,
utanmıyor, kendini suçlu hissetmiyor ve mahcup olmuyor. Bu insan ile mutlu olabilir misiniz? Sesinizi duyar gibiyim. Hayır… Bu insan hakkında ne düşünürsünüz? Bencil, narsist… O halde olumsuz duygulardan kaçmayalım. Onların bize hissettirdikleri bizim değerlerimizi yansıtır. Bu duyguları hissetmemek normal şartlarda kişilik bozukluğu sayılır. Oysa bazen bunları yaşamamak için köşe bucak kaçarız.
Eğer vicdanınız sızlıyorsa bir vicdanınız var demektir.
Kaygılarımız Bizi Koruyor mu Mutsuz mu Ediyor? Kaygılarımız… Koruma Kalkanı mı Ördüğümüz Duvarlar mı  ?
Ülkemizdeki yaygın psikolojik rahatsızlıkların başında kaygılar gelmektedir. Kaygılar genel olarak, somut bir duruma bağlı olamayan gerçekleşmesine ihtimal verdiğimiz kurgulardır.
Kaygı, kişinin kendini koruma şeklidir. Kaygı, bir analiz ve bakış açısı sapmasıdır. Kaygıların analizini yaparsak, “Bizi üzen olaylar değil, bizim onlar hakkındaki yorumlarımız ve düşüncelerimizdir” diyebiliriz.
Olay: erkek arkadaşı tarafından terk edilmiş olmak.
Düşünce: her şeyi mahvettim  yalnız kalacağım.
Duygu: çaresizlik, umutsuzluk
Davranış: evden çıkmama, sosyal faaliyetlere katılmama,
uykusuzluk vs.
Bu olay başka şekilde değerlendirilmiş olsaydı başka sonuç ve davranışlar ortaya çıkacaktı. olaylar hakkındaki duygularımız, düşünce ve davranış kalıplarımızı şekillendirmektedir.
Kaygının temelinde olayı büyütmek, kendi gücünü küçümsemek vardır. Burada kişinin yaşadığı kaygı ne ile ilgili olursa olsun, kontrol edememesi, baş edememesi durumu vardır.% 1 lik oranı bile önemsemek ona hizmet ederken; %99’un ihtimalin hakkını yemek olur. Kaygılı insan, bir puanlık ihtimali bile önemser büyütür. Oysa kendini güvende hissetmeye çalışırken, daha mutsuz ve güvensiz hisseder.
“ya …. Olursa; biterim, mahvolurum, çıldırırım” gibi düşünceler, olayı objektif değerlendirmemizin önüne geçer. Oysa düşünün ki yıllardır olur diye önlemini aldığınız kaygılandığınız durumlar vardır. Ama gerçekleşmemiştir. Her zaman kaygılarımızın kanıtlarına odaklanmalıyız. % 1’lik ihmalleri değil, yüksek olan ihtimalleri ele almalıyız.
Unutmamalıyız ki hisler kanıt olamaz. Hislerden yola çıkmak, bizi gerçeğe değil, kehanetimize sürükler. Yani kaygımızın temel nedenlerinden biri, gerçeklikler üzerinden değil de duygularımızı ve kendi yarattığımız düşünceleri kanıt saymamız yüzündendir. Eşinden sürekli şüphe eden birinin kanıtı yoktur. Duygularıyla hareket ederek bunu test eder. Ama artık bu güvensizlik ve hesap sorma, evlilikte mutsuzluk haline geldiği için, eşi kadını gerçekten aldatabilir. Yani duygularımızla hareket ederek, gerçek anlamda kanıtlar olmadan yanlış adımlar atmamız halinde yanlış davranışlara sebep olan duygularımız bizi yanıltacağından, bu kez gerçekten mutsuz oluruz.
Fedakârlar Bencil mi? ‘Ben ‘ den Feda Edebilir misiniz?
Fedakârlık nedir? Tanım gereği, bir eylemin fedakârlık olması için, eylemi yapanın kendi çıkarlarından vazgeçmesi gerekiyor. Şayet geri planda kişisel tatminin ötesinde birebir beklenti var ise bu fedakârlık değil, alış-veriştir. Elbette her fedakârlık, bir tatmindir, tıpkı iyilik yapıp iyi hissetmek gibi. Sonucunu almak ile sonuç beklemek arasındaki çizgiyi inceden belirtmek isterim. Yani fedakârlık yaparsınız, süreç ve sonuçta olumlu şeyler elde edebilirsiniz ama bunu beklemezsiniz. Olursa mutluluğu yaşamak, olmazsa olumsuzluk hissetmemek veya davranıştan vazgeçmemek gibi. İnce çizgi budur işte. Anne-çocuk  ilişkisinde de öyledir. Çocuğunuz için her şey yaparsınız.İlerde karşılığını almayı hesaplamadan, geri dönüşleri hesaplamadan büyütürsünüz onu. İyi evlat olursa doğal olarak sonucunu yaşar, kötü evlat olursa da bunu emeğinize yormazsınız.
Yaptığınızın fedakârlık mı, alışveriş mi olduğunu anlamak çok zordur. Anlamanın en iyi yöntemi cevaplarda gizlidir.
İşte sorular:
• Fedakârlıklarımızda, onu bencillikle suçluyor muyuz?
• Onun hayatını yönlendirmeye çalışıyor muyuz?
• Her şeyi ondan daha iyi yapıp yönetiyoruz?
• Onun yapabileceklerini bile biz yapıyor muyuz?
• Onu daralttığımızı, izole ettiğimizi sık sık duyuyor muyuz;?
• Bireysel yaşamını ve hayatını bir tehdit olarak mı görüyoruz?
• Sık sık evden uzaklaşmak ve nefes almak mı istiyor?
• Çevreniz ve akrabalar daha çok onu mu eleştirir?
• Fedakarlığı bırakmanız halinde, onun size değer vermeyeceğini
mi düşünürsünüz?
• Yaptığımız ve başardığımız işler, iletişimimizde çok mu
yer kaplıyor?
Şayet bunlara evet diyorsanız yaşadığınız duygu ve düşünceler
ise şunlardır:
• Size itiraz ettiğinde öfkelenirsiniz,
• Sık sık kıymetinizi bilinmediğini düşünürsünüz,
• Onun bencil ve nankör olduğunu düşünürsünüz,
• Bireysel bir plan veya keyfi bir şey yaptığında sizi yok
saydığınızı düşünürsünüz.
• Kendisi olmaya çalıştığında sizi sevmediğinizi düşünürsünüz.
• Ona karşı en güçlü silahınız, yaptıklarınız olduğu için
hayal kırıklığı yaşarsınız.
Sizi hareket ettiren (driver) Bilinçaltı süreçleriniz:
• Onun hayatında değerli olmanın ölçütü, onu hayatında
işe yaramaktır.
• Ben onun için ne kadar çok şey yaparsam, o kadar onun
hayatının merkezinde olurum
• Ne kadar faydam olursa o kadar sevgisi olur.
• Yetersiz birini seçeyim. Onun yetersizliklerini tamamlar,
bu sayede de tüm ilgisini alırım
• Onu kendime bağımlı kılmak için daha çok onun hayatında
yer edinmeli, daha çok hayatını yönlendirmeliyim.
• Onu hem sevgiyle, hem vicdan hem de vefa duygusuyla
kendime bağlarım.
• ”Beni ben olarak kimse olduğum gibi sevmez” onun için
işe yaramalıyım.
• Fedakârlığı bırakması halinde, ilişkide bir rolünün ve
gücünün olmayacağı düşüncesi
• Onu kaybetmemek ve kontrol altında tutmak için her
şeyi yapması gerektiği düşüncesi (sen yeter ki hep yanımda
ol, benim ol, ben senin için her şeyi yaparım).
• Kaybetme kaygısı
Nedenleri:
• Çocukluklarında mutlu edilmeyi bekleyen ebeveyn tarafından
büyütülmüş olması
• Hayır diyememek
• Bağımlı yaşam ilişkileri (anneye, arkadaşa, eşe bağımlılık)
• Kendini yetersiz, çirkin, ilgi çekici bulmayan bireyin
bunlardan doğan açığı kapatmak için aşırı fedakârlık
yapması
• Kendi özgüven algısının düşük olması
• Partneri veya eşini gözünde aşırı büyütmesi ve ona layık
olmaya çalışması
• Yaşamı boyunca ilgi ve sevgiyi faydalı olmak sonucunda
almış olması.
• Kendisini büyüten ebeveynlerin, fayda ve içten olmayan
sevgileri ve çocuğun bu sevgiye devamlı şüphe ile
bakması.
• Ebeveyn sevgisinin, onun başarısı veya olumlu davranışlarına
bağlı olması. Yani karşılıksız ve içten sevginin
olmaması)
• Güzel başlayan bir ilişkinin devamını sağlamak için gereksiz
sorumluluk almak
İlişkiye mi, Sevgilime mi Bağımlıyım? Yoksa Sevgilim Düğümüm mü Benim?
Son zamanlarda ilişkilerde yaşanan en büyük sorunların başında gelen ilişki bağımlılığı, hem bağımlıyı, hem de bağımlı kılınan kişiyi mutsuz eder. Bağımlılık, kişinin kontrol etmek istemesine rağmen, davranışlarını, duygularını ve düşüncelerini kontrol edememesi, kendisiyle çatışma yaşamasıdır.
Bağımlılığın temel düşüncelerinin başında, “ilişkiye zarar gelecek” kaygısı, terk edileceği endişesi, ilişkiyi istediği noktaya götüremeyeceği düşüncesi ve açılımları ile ilgili oluşturduğu senaryolar gelir. Bu kaygılar, ilişki boyunca partnerini her defasında teste tabi tutsa da kişinin bağımlılığı ya da kaygısındaki azalma, sadece anlık olarak yaşanmaktadır.
Kişi, bağımlılığın yarattığı “o benim her şeyim, ben onsuz yapamam, onsuz olmayı hayal edemiyorum” gibi rasyonel olmayan düşüncelerini, yaşadığı ilişkinin bitmemesi adına devamlı kontrol ederek güvenirliğini sağladığını düşünür. Kontrol
etme düşüncesinin temelinde aslında görüldüğü gibi çok ilgilenmek ya da Leyla-Mecnun aşkı yoktur. Yani çok seviyor gibi görünse de esasen bu durum, bir kayıp korkusunun dışa vurumudur.
İlişki Bağımlılığına Yol Açabilecek Kişisel Özellikler Nelerdir?
Aslında ilişki bağımlılığının süreç olarak uzun sürmesi bir psikolojik problem olarak tanımlanabilir. Fakat ayrım yapılması gereken noktalar şunlardır.
♦♦ Kişinin duygusal ilişki bakımından tecrübesizliği
♦♦ İlk ilişkisi
♦♦ Kişinin çevresi darlığı
♦♦ Asosyal
♦♦ Özgüven düşüklüğü
♦♦ Kendisi hakkında yetersiz düşünceler “çirkin”, “yetersiz”, “güçsüz”
♦♦ Daha önce yaşadığı olumsuz bir ilişki gibi durumları ilişki bağımlılığını ayırt etmeliyiz.
Fakat yukarıdakiler sürekli devam ediyorsa hem bağımlılıktır hem de bağımlılığa sürükleyen etmenlerdir. Kişide bu tanımlanan durumlar yaşanabilir. Fakat bu durumlar, çözüme kavuşabilecek düzeydedir. İlişki terapisi ve bireysel terapide farkındalık yaratılarak ve ego gücü ile ilgili seanslar yapılarak bu tip durumların aşılması, yaşam ve ilişki kalitesinin attırılması mümkündür.
İlişki Bağımlılığı İlişkide Kendini Nasıl Belli Eder?
Kıskançlık: çok sevmenin ya da sahiplenmenin bir göstergesi değil, daha çok kaybetme korkusunun bir göstergesidir. Çevreden iyice izole olmuş ve hayatında sadece sevgilisi olan
kişi, elindeki son kişiyi kaybetme kaygısıyla hareket eder. Eğer partneriniz, bu tip bir durum içinde ise, onu sosyal çevresinden koparmamalısınız/ kopmamaya teşvik etmelisiniz. Bağımlılıktaki kıskançlıklar, kendini gerçekleştiren kehaneti yaşatır. Kopmamak için izole edersiniz. İzole ettiğiniz için kopar. O halde bir insanı izole ederek kendinize bağlayamaz ve
sadakati arttıramayız.
Her Saniyeyi Beraber Geçirelim: İlişkinin geleceği ve güvenliği için görüşülen zamanların, iki tarafın kendine ayıracağı zamana taşmaması, haftanın belli günleri ya da belli saatlerde görüşmenin sağlanması gerekir. Bu tip durumlarda, partneriniz, bu öneriyi sizin onu az sevmenize ya da sıkılmanıza yorsa da mantıklı açıklamalarla ya da ilişki danışmanına gitmeyi önererek sorunu çözme yoluna gidebilirsiniz. Sık görüşmek, ilişkiyi güvende tutmaz. Bireysel yaşamı bitirir. İlişki bağımlısı ile beraber olanı da zamanla bağımlı kılar. Bir insanın
tüm hayatı ilişki değildir, olmamalıdır. Nasıl ki sadece bir yemek türü veya bir mutluluk türü ile mutlu olmak mümkün değil ise hayatın tadını sadece ilişkiye odaklamak da bir o kadar imkânsızdır.
Ne Olur Evlenelim: Bağımlı ilişkilerde partner, evliliği, sadece evlenmek istediği için değil, aynı zamanda ilişkisini sağlamlaştırmak için ister. Yani kaybetme kaygısını aşmak ve aidiyet duygusu yaratmak için. Bu durumda, kişi esasen evliliği değil, “Güven’i ve istemektedir. Bağımlı ilişkilerde, sevgi ve aşk çoktur ama kaygı da bir o kadar çoktur. Hatta kaygı ve korku, aşkın kaynağıdır. Yani kişi, kaygı ve korku yaşadıkça daha da ilişkisine sarılır, yoğunlaşır onunla savaşmak için daha fazla motive olur. Bağımlı ilişkilerde ilişkinin benzini kişisel özgüven eksikliği ve yanlış düşüncelerin yarattığı kaybetme kaygısıdır.
Hem Sever Hem Döver: Bağımlı ilişkilerde, kişi aşırı vericiliği karşısındakinden de bekler. Fakat partnerinin bunu karşılayamayacağını bilemez. Beklediğini alamamasını, karşıdakinin
vermemesi veya vermek istememesi olarak yorumlayan kişide öfke oluşur. Bu durum, onu değersizleştirdiği için, kendisini kötü hissetmesine neden olan partnerine öfke duyar. Bu öfkeler genelde bu tür olumsuz düşüncelerin birikip, beklenmeyen zaman ve şekillerde aniden patlamasıyla ortaya çıkar. Öfkenin bu tür ilişkideki nedenlerinde, beklentilerin karşılanmaması,kendini değersiz ve kötü hissetmenin partnere bağlanması gibi durumlar vardır. İlişkilerdeki öfkeden farklı olarak, kişinin ilişkinin kontrolünü kaybedeceği durumlarda öfkesi artar. Anlaşmazlıklar daha çok günlük olaylardan çok,
ilişki, sevgi ve kaybetme üzerinedir. En büyük kavgalar da bu konulardan çıkar.
Sevgiliyi Kontrol Etme: kontrol etme ile ilişki bağımlılığı arasında doğru orantı vardır. Kendini partnerine, muhtaç ve mahkûm hisseden kişi, onu daha çok kontrol eder. Devamlı mutluluk kaynağı olarak gördüğü partnerini hem tatmin duygusu için hem de kaygılarını rahatlatmak adına takip/ kontrol eder. Aslında kontrol etmek güç ve irade isterken, tüm ilişkilerde kontrol edenler kendini güçsüz hissederler.
İlişki Bağımlılığından Nasıl Kurtulabilirim?İlişkimin Zincirlerinden Nasıl kurtulabilirim?
• İlişki bağımlılığının bir algılayış sorunu olduğunu ve bilişsel bozulmadan kaynaklandığını kabul etmeliyiz
• Bağımlı kişinin kendini yetersiz hissetmesi kaybetme kaygısı ve aldatılma kaygısının partneri ile alakalı olmadığını kabullenmesi gerekir.
• Bağımlı kişinin kendi sorununu kabul etmesi gerekir. Aksi takdirde devamlı hayatındakileri suçlar ve kendini kadersiz zanneder.
• Bağımlı kişi, kiminle ilişki yaşarsa yaşasın, içerikleri ve sonuçları acı bitişlerle sonuçlanır. Kişinin senaryosu değişmezse sadece senaryodaki oyuncular değişir. O halde bir destek alması zorunludur. Bunun yanında özgüven kazandırıcı bireysel çalışmalar yapmalıdır.
• İlişkide, tüm beklentiyi ve mutluluğu sadece partnere bağlamak yerine, kendimize ait ayrı bir yaşam alanı yaratmalıyız. Sosyalleşmek, bireysel planlar yapmak gibi.
• Aile, iş arkadaşları, sosyal ilişkiler, hobiler ve ilişkiden önceki faaliyetlere, ilişki sürerken de aynı şekilde zaman ayırmalıyız.
• İlişkide mutsuzluğun faturasını partnerinize çıkarmak yerine, hayatta mutlu olmayı tek nedene indirgememelisiniz

Kendimize Nasıl Yetebiliriz?

0
Aşırılıklarımızı, ihtiyaçlarımızı, doyum noktamızı, tatmin noktamızı, yanlış ödünlemeleri bilmeliyiz. Hayatımızda yapılan hataların ortak noktasını bilmeliyiz. Hatalarımızdaki ortak noktalar bizim o konudaki eksikliğimizin göstergesidir..
İnsanların onayını almak için değil mantıklı ve gerekli olduğu için bir şeyler yapmaktır. Alışveriş, giyim yeme-içme vb. tüm davranışlarda olduğu gibi. Kendimize yetebilmemiz için öncelikle özgüvenimizin yeteri düzeyde olması gerekir.
Zaten yetebilmek kavramı yeterli olduğunu düşünmek ile ilintilidir. Kendine yetebilmek, özgüvenin olması ile ayın zamanda bireyin kendini tanımasıdır.
Şimdi Kendine Yetebilmek İçin Baştan Alırsak
Kendimize yetebilmek için, kendimizi tanımalıyız.
Özgüven konusunda kendimize güvenip, özgüveni telkinleşmeliyiz.
Kendimizi tanıma çalışmalarında eksiklerimizi fark etmeliyiz. İnanın her öz hesaplaşmamızda yeni bir yönümüzü, yeni bir eksiğimizi fark edebiliriz.
Kendine yetebilmek, eksiklerini, zaaflarını, ayin halini almış hataları fark edip, onları tamir etmek ile olur. Şuan bu maddeyi tekrar okuyun. Evet tekrar. Sonra bu maddeden kendiniz için bir şeyler çıkarıp yazmaya başlayın.
Kendine yetebilen insan kendisiyle yüzleşendir. Toplumsal onay için değil, toplumsal beğeniler için değil kendisi için yapabilmeli eylemleri, almalı kararları. ( toplum için mi yaşıyorsunuz?)
Neleri değiştirebilirsiniz hayatınızda? (Aklınıza neler geldi. Aklınıza gelenler, mutsuz olduğunuz&eksiklik hissettiğiniz noktalardır)
Eksiklerimizi hataları bulabildik mi? Şimdi eğer bu yazıyı ciddiye alıp okumadıysanız, baştan başlayın. Kâğıdınız-kaleminiz hazır mı?
Listenizde, eksik yönlerinizi, bugüne kadar ki hatalarınızın ortak noktalarınızı yazdınız. Şimdi bu problemler için çözümlerini karşısına yazınız.( İllaki çözüm yok derseniz size bir danışman lazım)
Artık sonuca yaklaşıyoruz. Kendine yetebilmek, kendini tanımak, sorunu tespit etmek ve çözümü geliştirmekle başlar.
Genelde kendimize yetebilmeyi başkası ile iletişim kurmamak veya yalnız yaşamak olarak algılarız. Aslında gerçek, insani özellikler çerçevesinde bunu becerebilmektir. Yani insani özelliğimiz toplumla yaşayarak bunu sağlayabilmektir.
Toplumla iç içe olarak kendimize yetebilmeliyiz. Aksi takdirde yalnızlığa sığınmak; problemden kaçmak ve yetersizlik duygusunun göstergesidir.
İnsani İlişkilerde;
Bağımlı olmadan, ama sadık kalarak,
Pes etmeden, ama kararlı olarak,
Kimseye Mecbur olmadan ama insanları kaybetmeyerek,
Yalnız kalmayarak ama anlamsız kalabalıkta boğulmayarak,
Anlık zevkler peşinde değil, genel huzuru yakalayarak,
Kendini tanıyarak, ama ne istediğini bilerek bir yaşam sürmeliyiz.
Unutulmamalıdır ki, hayat her acıyı kaldıracak gücü verir insana. En büyük acıları bile insan kaldırabilmektedir. Yine unutulmamalıdır ki; hayatta hiç kimse vazgeçilmez değildir. Vazgeçemeyeceğimiz tek şey, hayata olan bakışımızdır. Olumlu, gerçeği olduğu gibi gören, kaderci olmayan, mutluluğu şansa bırakmayan, kendini topluma adamak yerine toplumsal bir varlık olan bir bakış açısı ile hayattaki tüm acı ve zorlukları aşabiliyoruz. Yeter ki düşüncemizi geliştirelim. Düşünce olmadan duygu olmaz, duygu olmadan anlam olmaz. O halde doğru düşünen doğru davranır-doğru hisseder.
Toplumumuzda son zamanlarda ” kendine yetebilmek ” kavramı üzerine birçok çalışmalar yapılmakta hatta sektörler oluşmaktadır. Psikolojik eğitimler, kişisel gelişim eğitimleri, kendini geliştirme vs. gibi. Bu gibi tüm çalışmalar, doğru karar verebilme, toplumsal uyumu sürdürebilme, mutlu olabilme gibi amaçlara ulaşmak içindir.
Sonuçta kendine yetebilmenin en temel noktası ve düşüncemizdir. Düşüncelerimizi düzenlersek, hayatımızı da düzenleriz. Yaşımız kaç olursa olsun her yaşta “yaşam düzenlemesi ” yapabiliriz.
Hiç bir şey için geç değil. Her an kendimize kattığımız yeni bir şey, yaşamımızın hem şu anına hem de ileriki dönemlerine birer yatırımdır.
Saygılarımla.

Serhat Yabancı

Aile-Evlilik İlişki Danışmanı

Yazar

instagram.com/serhatyabanci

Karşına hep aynı insanlar mı çıktı yoksa…?

0
KARŞINA HEP AYNI İNSANLAR MI ÇIKTI? , YOKSA KARŞIMA ÇIKANLAR BANA HEP AYNI MI DAVRANDI?
Zenginle çıkarsın yürümez, bu sefer fakirle çıkayım dersin o da yürümez.
Yaşı küçük olanla çıkayım dersin yürümez, kendinden büyükle çıkarsın o da yürümez.
Boşanmışla çıkarsın yürümez, hiç evlenmemişle çıkarsın o da yürümez,
Güzelle çıkarsın yürümez, çirkinle çıkarsın onunla da yürümez……………..
Hepsi ortalama aynı sonuçları yaşarsın. Birinden  alamadığın mutluluğu, onun tersinden alacağını sanarsın.
Tüm ilişkilerinde de ortalama aynı şeyleri yaşamış, aynı şekilde onlar sana davranmıştır.
ÇÜNKÜ; sen davranışlarını değiştirmediğin için zamanla en sessizi de , en güçsüzü de en iyisi de en kötüsü de sana ,senin davranışlarına uygun şekilde cevap verir.  Çünkü bir davranışa verilen cevaplar genelde aynıdır. Mesela sen öfkeli biriysen, zamanla hayatına girenleri de öfkelendireceksin.  Sen güven vermiyorsan hayatında kim olursa olsun seni kısıtlayacak, izole edecek..
ÖZETLE;  yaşadığın ilişkide davranışın değişmiyorsa, kaç ilişki yaşarsan yaşa, kaç farklı insanla çıkarsan çık, senin değişmeyen davranışına  ortalama aynı cevaplar gelecek . yani hep aynı tipler seni buluyormuş sanacaksın.. Oysa onlar hep aynı değildi… hatta birlerinin zıttı olanlar da çıktın. Saibt olan tek şey ,”  DOĞRU ZANNETTİĞİN YANLIŞ DAVRANIŞLARIN”. Onu değiştirmedikçe başkasının ahını almana, onu denek olarak zehirlemeye gerek yok.
SERHAT YABANCI
AİLE EVLİLİK İLİŞKİ TERAPİSTİ

İlk Adımı Atamamak ve Ertelemeciliğimiz

0
İlk Adımı Atamamak ve Erteleme Hastalığımız
Hayatımızda yeni kararlar almak, yenilikler yaratmak adına yapılabilecekler ve yöntemleri konusuna değinecek olursak: Aslında insan her zaman, ilerlemek, yenilenmek, yeni şeyler öğrenmek ister. Fakat bazen içinde bulunduğumuz durum  bizi çok rahatsız etse de değiştirmek adına nedense adım atamayız. Hem şikâyet eder ve yakınır hem de o ilk adımı atmaktan kaçınırız. Peki, neden bu çatışma? İlk adımı atmak ve bir şeyleri değiştirmek isteyen kişiye “önce cesareti olmalı” deriz. Cesaret içinse “özgüvenin” eyleme geçecek düzeyde olması gerekir..
Neden ilk adımı atamayız? İlk adımı atamamanın temellerinde, olumsuz yargılar, çocukluğunda aldığı negatif telkinler, geçmişindeki olumsuz yaşantılar, öğrenilmiş çaresizlikler, kaygılar ve korkular vardır. Çocukluğundan itibaren özgüveni tırpanlanmış bir bireyin girişimcilik yönünün yetersiz olması kaçınılmazdır. Fakat hatanın %90’ı geçmişimiz, aile telkinlerimiz ve olumsuz yaşantılarımız olsa bile geçmişe sığınmayı asla kabul edemeyiz(etmemeliyiz).
Eğer şu anki durumumuzdan memnun değilsek ve bir şeyleri değiştirmek istiyorsak, öncelikle bizi en çok korkutan ve engelleyen “sonrası” hakkındaki belirsizliği çözmemiz gerekir. Kişi, sonraki aşamayı “planladığı” andan itibaren, belirsizlik yerini daha net bir yola bırakır. Böylece belirsizliğin yarattığı kaygılar azalır ve kendine olan güveni biraz daha artar.
Çözüm için ilk adıma ihtiyaç varken, ilk adım için de en az çözüm kadar güce ihtiyaç duyarız. Her hangi bir konuda ilk adımı atamıyorsak, olumlu değil olumsuz sonuçlar aklımıza geldiği için geri çekiliriz. Oysa bir sorun bizi adım atmaya zorlamışsa zaten atmanın zamanı gelmiştir ve kazançlarını mutlak olarak hesaplatan bir adım olacaktır bu. Yani adım atılmaya
zorlayan her şey, bir zorunluluğu gösterir. Ve hayat size adeta “Bu adımı atmalısın.” diyerek sizden bunu yapmanızı ister. Atamadığınız her zaman dilimi, mutsuzluğunuzu uzatır, hedeflerinizi sizden uzaklaştırır. Bir adım ne kadar ertelenirse, bir o
kadar zorlaşır. Zamanla direnç gelişir. İlk adımı atmanın düşmanı, erteleme hastalığıdır. Bu hastalığa yakalandığınız an hayatta “an” kavramını unutursunuz.
Hep gelecekte yaşarsınız, yaşayamazsınız. Evlenmek, boşanmak, ilişki yaşamak veya ayrılmak, arkadaşlık, ruhsal durum değişikliği, yeni yaşam tarzı oluşturmak gibi sayısızca değişikliği yapmamız için her an bir fırsattır.
Toplumun en büyük kaybı ise “erteleme” özelliğidir. Ertelemek içinse her zaman kendimizi ve çevremizi inandırdığımız mantıklı(!) nedenlerimiz vardır. Aslında ertelemek zamanla alışkanlığa dönüşüp kişiliğin bir parçası haline gelir. Bu nedenle hayatımız hep hedef ve planlarla dolu ama çabasızdır.
Şu an bu yazıyı okuduğunuz anda bile, neleri ertelemekte olduğunuzu düşünün. Bu yazıyı okurken bir şeyi ertelemeyin ve kâğıdı kalemi elinize alarak şunları yazın:
• Hayatta neleri erteliyorum?
• Bunlar benim için ne kadar önemli?
• Ortaya koyduğum nedenler gerçekten aşılamayacak kadar büyük mü?
Ve şunu da kabul edin. İnsan hiçbir zaman aşamayacağı ve yapamayacağı bir şeyi hayal etmez. Her kararın bir zorlama süreci vardır. Ama her kışın sonu bahardır.
Ertelemek, sadece hedefleri ve eylemleri ertelemek değil; yaşamı ve yaşamayı ertelemektir. Oysa dönüp baktığımızda ne kadar olumsuzluk yaşadık, nelere boş yere tahammül ettik, neler için sabrettiğimizi zannederek tavizler verdik? Ve sanırım bunları okuduktan sonra da düşünüp eyleme geçemezsek yine bir “erteleme” kaçınılmaz olacaktır.

Serhat Yabancı

Aile-Evlilik İlişki Danışmanı

Yazar

instagram.com/serhatyabanci

İLİŞKİDE YANLIŞ ANLAŞILMALAR VE ÇÖZÜMLERİ

0
İlişki kendi başına bir iletişim ve paylaşım sistemidir. Her ilişkide sorun yaşanır. Farklı düşünüşler kaçınılmazdır. Farklı cinsiyeti temsil eden, farklı büyüyen,birbirlerine güvenmemeyi 3 yaşından itibaren telkin edilen İki farklı insanın, aynı evde birbirleriyle temeldeki farklılıklara rağmen uyum sağlaması ve benzer noktalarda buluşması çok kolay olmadığı gibi çok zor da değildir. İsterseniz kolay, istemezseniz arapsaçı kadar zordur..
İlişki ve evliliklerde sorun çözümü için ilk çıkmaz ve tanıdık nokta karşı koltuktur. Gelen çiftler genelde sorunu eşlerinde bulurlar. Kadınlar, erkeklerin ilgisizlik ve sorumsuzlukların yakınırken, erkekler kadınların çok konuşması, devamlı tartışma çıkarması ve olayları abartmasından yakınırlar. Erkeğe göre aslında evlilik veya ilişki çok iyi gidiyor, bir sorun yok sadece eşi büyütmektedir. Eşi büyütmezse ve yapılanları görürse sorun çözülür. Kadınlar ise, eşinin ilgili  ve sorumlu olması halinde sorun bıçak keser gibi çözüleceğini ifade ederler. Oysa evliliğin  düzelmesinin bir tarafın değişmesi ile asla sağlanamayacağı bilinmelidir.bu genel bir yanılgıdır. Çünkü eş, değişimi eşine bağlamaktadır. Diğer eş ise değişimi ona bağlamaktadır. Bu durumda önce kim değişmeli tartışması olmadan aynı anda harekete geçilmelidir.
Evlilikte sorunu başlatanın sorumluluğu kadar bu sorunu devam ettiren de bir o kadar sorumludur. Yani  başlatıcı ile sürdürücü arasında çok fark yoktur. Herkes kendi yaptığı ile sorumluluğunu karşılamalıdır. Sorunların ilk başına arkeolojisine inmeye gerek yoktur. Bu sadece havada bir tartışma çıkarır tartışmalar çözümsüz biter ve  artık tartışmaktan kaçar hale geçirirsiniz.  Bu durumda genelde, KONUŞAMIYORUZ yorumları gelir.
Aslında sorun konuşamamaları değil, konuşmayı bilmemeleri ve yanlış yöntemlerle çözmeye çalışmalarıdır.
O halde esas sorun evlilikte değil, çözüm yöntemlerini bilmemektir. Siz sorun çözme yöntemi bilmediğiniz sürece  boşanıp farklı biriyle evlenmeniz ya da parter değiştirmeniz halinde aynı şeyleri yaşamaktan kaçamazsınız. Bazen  çevremizde 4 veya 5.evliliğini yapan insanlar ile karşılaşırız. Bunun temel nedeni ise çözüm yöntemi eksikliğidir. Yani hayatınızda örneğin Ahmeti çıkarıp Mehmeti koymanız bir şeyi değiştirmeyecek, sadece aynı şeyleri yaşayıp aynı sonuçları yaşamak, umutsuzluk ve suçluluk duyguları yaratacaktır.
Dediğimiz gibi evlilik  ve ilişki sorunları iki tarafın sorumluluğundadır. Buna tekne örneğini verebiliriz evlilik 2 kürekli bir teknedir. Birini siz birini eşiniz çeker. Sadece bir tarafın küreği çekmesi de tekneği 1 adım ileri götürmez, 2 tarafında küreğini çekmemesi yine tekneyi yerinde saydırır.
Cinsellikteki yanlış anlaşılmaların tatminsizlik üzerine kurulan senaryolardır. Eşinizin o an cinsel paylaşımı istememesini sizi istememek olarak algılamanız hem kendinize olan güveninizi azaltır, hem de eşinize olan öfkenizi arttırır. Oysa istenmeyen siz değil, o an ki paylaşımdır. Bu durumda ısrar etmemek, uygun alt yapıyı hazırlamak veya ertelemek çözümü arttırıp iki tarafında  kendini değerli hissetmesini sağlar. Cinsellik=iletişim ise iletişim düzeltilmeden cinsel paylaşıma girişilmemelidir. Ayrıca kadının da erkeğin de cinselliği konuşması, keyif aldığı noktaları ifade etmesi ve paylaşım esnasında sözel ve bedensel tepki vermesi gerekir. Ülkemizde kadının bu konuyu açık konuşması onun edepsizliği gibi algılandığı düşüncesi yanlıştır. Kişi eşiyle bunu rahatça konuşmalıdır. Bu konuşmalar ise, ilişki  öncesi, ilişki anı ve hemen sonrasında olmamalıdır.
İletişimi düşük olan çiftlerin en büyük yanılgıları ise birbirinin zihnini okumasıdır. Eşine soru soramayan  cevap alamayan kişi, soruların cevapsızlığından rahatsızlık duyduğu için  kendisi cevaplamaya başlar. Oysa genelde kendi kendimize verdiğimiz cevaplar genelde yanlış veya eksiktir. Zihin okuma bir kaygı veya çekingenlik nedenli olabilir. Oysa soracağınız hiçbir soru veya konuşacağınız hiçbir konu zihin okuma kadar acı vermeyecektir.
İlişki veya evlilikte her yaşanan sorunu karşıdakinin  psikolojik bozukluğuna bağlayıp buna inanmak ise çözüm çabasından sizi uzaklaştırır. Mesela eşinizle yaşadığınız sorunu onun kişiliğinden kaynaklandığını düşünür ve ona bu etiketi yapıştırır ve çevrenizdekilere de bu şekilde yansıtırsanız bu evliliğin düzelmemesi için ciddi engel olacaktır. Oysa genelde böyle durumlarda iki taraf birbirinin hasta/sorunlu olduğunu iddia eder. Her ilişki, ilişkiyi oluşturan bireylerin ruhsal yapılarına göre de şekil alıp yürüyebilir.
Aldatma konusunda ise temel konu, neyin aldatma olup neyin olmadığıdır. Bu durum toplumsal kuralların net olmamasından kaynaklanır karşı cinsle konuşmak, sohbet etmek, yazışmak, yemek yemek gibi paylaşımların aldatma olup olmadığı net olmadığı sürece  yapan kişi her zaman bunu aldatma saymayıp yaptığını savunacaktır. Biri aldatıldığını iddia edip diğeri bunun abartıldığını söyler. Bu farklı bakış açısının çözümü ise en kısa zamanda bunların sınırlarının çizilmesidir. Sonrasında tartışma yaşanmaz. Ayrıca neyin aldatma olup olmayacağı netleştirildikten sonra aldatılma olması halinde de ne olması gerektiği de konuşmalıdır. Bu konuşma kaygı değil, sınırların net olmadığını düşünüyorsanız işinize yarayacaktır.
Aldatma algısındaki hata ise, çevremizdeki yorumların bizim üzerimizdeki etkisidir. Başkasının eşinin yapması sizin eşinizin yapacağı anlamına gelmez. Bir olayın aldatma olup olmaması çevreye göre değil eşler arasında değerlendirilmelidir.  Ayrıca hiçbir sorununuz yokken aldatılmış erkek veya kadınların size önerilerini ciddiye almamalısınız.
Size evliliğinizde nasihat verenler daha çok yaşadıkları ve çözemedikleri ile alakalıdır.ayrıca başkasının yöntemini getirip eşinize “buna uygulayacağız” diyemezsiniz.
İlişkide kim değişmeli konusunda ise esas konu döngülerdir. Döngü ; “o bir şey yaptığı için ben de başka bir şey yapıyorumdur.mesela o bana ilgi göstermediğinde  bende ona güzel yemek yapmıyorum dediğinizde, eşiniz ise o bana güzel yemek yapmadığı için  ben de onunla dışarı çıkıyorum der. Bu döngü bu şekilde devam eder. Ülkemizdeki sorunlu evliliklerin temeli bu döngülerin kemikleşmesidir. Döngüler karşılıklı olarak kırılmadığı sürece evlilikte iyileşme süreci başlamaz, döngüyü başlatanı bulmanın  bir önemi yoktur. Herkes kendi döngüsünü kırmalıdır.
Eşlerin birbirlerinin aileleri ile ilgili yanlış algılamaları da evliliği bozar. Sık eleştirmek, ailenin tutumunu eşinize mal etmek, ailenin tavrını eşinin tavrıymış gibi görmek birer algı hatasıdır. Siz eşinizin ailesi eleştirdikçe eşiniz bunu kendisinden kaynaklanan bir durum olarak algılayıp savunmaya geçer. Siz ise eşinizin kendisini değil, ailesini savunduğunu  sanırsınız. Ayrıca bir kişinin eleştiri anında savunma yapması sorun değildir. Sorun eleştirel tutumdadır.
Ülkemizde evlilikler oluşurken kız ailesi evlilikten çok şey beklemezsen erkek ailesi bu evlilikten çok şey bekler. Çünkü ataerkil aile yapısı gereği erkek ailesinin güvencesidir. Hem gelinden hem  de damattan çok şey beklenir. Bu kültürel genetiktir. Erkek bu durumda ailesini memnun etme, onların beklentisini karşılama düşüncesinden vazgeçmelidir. Aksi takdirde bu durum eşiyle-aile arasında kalmasına neden olabilir. Erkek aile çoğu zamana duygusal mesajlar, ajitasyonlar ile erkeği arada bırakabilir. Yapılacak şey, tüm kararları eşler beraber almalıdır. Kadın ise bu ikilem içindeki eşine mutlak destek vermeli ritüeller ve zorunlu durumlarda eşini zor durumda bırakmamalıdır. Ailesi ile sınır koyan erkek, eğer eşinden beklediği desteği bulamazsa kendini yalnız hissedebilir, tekrar ailesine yakınlaşabilir ya da hem eş hem de kök ailesinden uzaklaşabilir.
Evlilik, iletişimdir. Hem açık ve net iletişim hem de az eleştiri çok övgü mekanizmasıdır.

Serhat Yabancı

Aile-Evlilik İlişki Danışmanı

Yazar

instagram.com/serhatyabanci

İLİŞKİDE KİM DEĞİŞMELİ

0

Yıllar boyu tartışılan ve her ilişkide cevabı en çok aranan sorudur : kim değişmeli ?

Partnerlerden hangisinin değişimi derken aslında ilk ele alınması gereken ilişkide hangi sorunların yaşadığıdır. Eğer bir ilişkide değişim tartışması var ise o ilişkide çeşitli sorunların olduğu anlamına gelir.

Partnerlerin en çok istedikleri partnerinin değişimi olmasına rağmen en dirençli konu da aynı şekilde değişmektir. Eğer bu değişim bir de başkası istediği için  ise direnç iki katına çıkar. Peki ilişkide ya da evlilikte yaşanan her sorun için mutlaka bir tarafın değişmesi mi gerekir? Aslında bu değişimden ne beklediğimizle alakalıdır. Değişim demek nedir ne kazandırır?

1.Yaşanan sorun için değişim beklemek yanlıştır.

2.Değişim ifadesi yerine uzlaşma ifadesi konulmalıdır.

3.Uzlaşmak taviz vermek değil, sorun çözmektir.

4.Beklentiler sadece yaşanan soruna ait olmalı ve kişilik yapısına dayandırılmamalıdır.

İlişki seanslarına gelen çiftlerin ‘sorununuz nedir?’ sorusuna ilk cevapları: “partner(eş)im değişirse sorun biter”dir. Erkekler , eşin abartıyor derken, bayanlar ise eşlerinin  ilgisiz ve sorumsuzluğundan dolayı tüm sorunların çıktığını belirtmektedirler.

Evlilik ve ilişkilerde değişim ile ilgili gözden kaçan esas noktası değişimin karşılıklı olması halinde mümkün olacağıdır. Yani  siz hiç bir şey yapmadıkça eşinizin değişmesini beklemek haksızlık olur. Unutulan nokta ise, rahatsız olduğunuz  davranışta sizin katkınızın etkisi olup olmadığıdır.

İlişkide rahatsızlık  yaratan  davranış bir her türlü eleştiriye  rahatsızlığın ifade edilmesine rağmen değişmiyorsa bu davranışın ilişkinin termometresi  olduğu unutulmamalıdır. Bu davranış; bir tepki mi, intikam mı, beklentinin karşılanmaması nedeniyle  ödeşmek mi, mesaj amaçlı mı, ilişkide kendini korumak amaçlı mı,davranışı toplumun veya yaşadığı sosyal yaşamın yücelttiği bir davranış mı,ilgi çekme amaçlı mı olup olmadığını bulmadan davranışın ortadan kalkmasını istemek yeterli çözüm değildir.

Şimdi  eşiniz veya sevgilinizin sizi en çok  rahatsız davranışını düşünün.

1.bu davranış ne kadar zamandır devam ediyor?

2.bu davranışın değişimi için siz neler yaptınız?

3.şu ana kadar çözüm yöntemleriniz işe yaradı mı?

4. bu davranışın ortaya çıkışında ne gibi katkılarınız olmuş olabilir?

5. davranışın devam etmesinde sizin ne gibi farkında olmadan sürdürücü tepkileriniz olmuştur?

Kısacası partnerinizin değişimi için ortak çalışmalar yapılmalıdır. Yani sizin de katkınızın olması lazımdır. En çok görülen katkı, davranışın değişimi için bugüne kadar kullandığınız yöntemi değiştirmektir. Mesela 10 yıldır eşinizin bir davranışının değişmesi için X yöntemini  kullanıyorsunuz ve hala işe yaramıyorsa artık bu yöntemi terk etmek kaçınılmazdır. Aynı yöntemler ile farkı sonuç alamazsınız.

Genelde partner değişimi şartlı olarak kabul eder. Bu durumda şartlar eşit olmalı ve kabul edilmelidir. Mesela ben daha ilgili olacağım ama o da bana güzel yemek yapacak gibi. Değişim için bize şart sunulursa çözüme ortak olmalıyız.

Değişimlerde, en sıkıntılı noktalardan biri hemen değişim beklemek ve ajan gibi gözlemektir. Mesela eşiniz ilgili olmak konusunda değişim sözü verdi. Biz hemen bunu beklemek ve ani değişimi istemek hakkına sahip değiliz. Bunun için zaman ayırmak ve her olumlu adımı pekiştirmek lazım. Eğer yapılana değil de yapılmayana odaklanırsak, değişim sürecine giren partnerin motivasyonu kırılır ve vazgeçebilir. Unutmayın ki partneriniz değişimi sadece sizin için yaptığını iddia eder ve büyük fedakarlık olarak görebilir. Bunun olumlu olarak pekiştirilmesi gerekir.

Eşinizin veya sevgilinizin değişmesinden vazgeçmeli miyiz?

Bazı temel dinamikler vardır. Kalıplaşmış yaşamsal bakış,İnanç şekli,toplumsal roller(evin reisi), iş bölümü gibi  konularda değişim daha azdır. Bu nedenle evlenirken bunları kabul ederek başlamak lazımdır. Çünkü en çok sorun yaşayan çiftler, birbirini en çok eleştirenlerdir. Birbirini en çok eleştirenler ise birbirini olduğu gibi kabullenmeyenlerdir.

Kabul edilecekler: inancı, etnik kimliği, mezhebi, mesleği, gelir durumu, kök ailevi yapısı, şekli

Kabul edilemeyecekler: öfkeli olması, şiddet uygulaması, yalan, aldatma, kurgusal kıskançlık, aşırı eleştirel tutum, sorumsuzluk, ilgisizlik..

Kabul edilemeyeceklerde en iyi yöntem, alttan almak değil tam tersine dik durmaktır. Sabır ile tavizi karıştırmamak lazım. Sabır, durumsal davranışları hoş görmek iken taviz devamlı aynı davranışlara eyvallah demektir. Alttan almak, sizin rahatsız olmadığınız anlamına gelip davranışın devamını doğurur. Kabul edilemeyecek davranışlarda, eşiniz veya partneriniz sizinle değil, başkasıyla da evli olsaydı yine aynı sorunu yaşardı. O halde herkesin böyle davranışlara ortak tepki vermesi gerekir.

Kabul edilemeyecek davranışların değişimi ve kabul edilebilir olması için uzlaşma ve beraber çözüm adımları atılmalıdır. Kazan-kazan anlaşması yapılabilir. Kabul edilemeyen öfke, saldırganlık ve şiddet için bireysel ve çift olarak  terapi ve uzman desteği alınmalıdır.

Öfkelerin çoğu  algısaldır. Öfkelenilen konunun, hakaret, aşağılanma değer görmeme olarak algılanması da olabilir. Bu nedenle davranış mı  sorun yoksa biz mi davranışı sorun olarak görüyoruz incelenmelidir.

Kısaca eşinizin veya sevgilinizin değişmesi  gerçekçi bir beklenti değildir. Esas olan uyum sağlamaktır.

Serhat Yabancı

Aile-Evlilik İlişki Danışmanı

Yazar

instagram.com/serhatyabanci

İlişkide Güvensizlik, Terk Edilme Korkusu Ve Kontrolün Analizi

0
Sahip olunan düşünceler
Mutlaka bir şekilde aldatılacak
Bir gün terk edecek
Tek başıma mutlu olamam…
Başıboş bırakırsam kaybederim ya da birine kapılır.
Bir gün gidebilir. Daha az üzülmek için biraz uzak tutarsam daha az üzülürüm.
Benim için risk alıyor ve değer verdiklerinden vaz geçiyorsa beni seviyor.
Eğer hayatımdaysa benimle her şeyi yapmalı. Her şey birlikte olmalı
O benim merkezim ise ben de onun merkezi olmalıyım.
Benden iyisini düşünmemesi için mükemmel olmalıyım
Bireysel olmak, kopuk olmaktır.
Düşüncenin nedenleri
Güvensiz yetişme ortamı
Kopuk, güvensiz ve tutarsız ebeveynin varlığı
Çocukken her an bir şey olabilir havası olan aile yapısı
Depresyonda veya alkolik olan anne veya baba
Soğuk ve tutarsız anne veya baba
Ulaşılmaz hissettiren sevgili.
Bana asla sahip-ait olamazsın diyen sevgili tavrı
İlişkinin başında oluşan güvensiz başlama şekli ( başka biriyle beraberken oluşan ilişki, ani başlayan güvensiz ilişki)
Sürekli özgürlükten ve istediğini yapmaktan bahseden sevgili tavrı
Düşünceye bağlı yaşanan duygular
Gerginlik
Mutsuz ve kaygılı
Sürekli ilişkide kötü bir şey olacağına dair tetikte olma hali
Merak etmek
Üzüntü
En küçük ayrılıkta/küslükte  ağır üzüntü yaşama ( sanki kesin bitecek gibi)
Ani öfkelenmeler
Düşünceye bağlı olarak oluşan davranışlar
Sürekli onunla olmalıyım.
Daha fazla yapışmalıyım.
 Boş bırakırsam başkasına kapılır.
 Her türlü riski( ailesi, arkadaşlar, çevre vs.) bertaraf etmeliyim.
 Sürekli bilgi almalı, her şeyi bilmeliyim. Telefonu vs. kurcalama, takip etme/ettirme
Sürekli sevildiğini teyit etme. Sorma, ısrarcı olma
Bitmek bilmeyen güven arayışı nedeniyle daha çok teyit, temas ve birlikte olmak
Kıskançlıklar ( herkesten kıskanma, iyi geçinilen kişileri risk olarak görme)
Öneriler:
Kendi korku ve kaygısının farkında olma
Kontrol ve korku ile sadakatin olmayacağını kabul etme ( korku ile gelen saadet cesaretle gider)
Kendine zaman ayırma. Bireysel mutlu olma yolları geliştirme =havuz yöntemi ( bknz: “unutmak mı affetmek mi kitabı)
Korkuları ve kaygılarını çekinmeden gurur yapmadan eşiyle paylaşma. Gerçek nedeni söyleyip destek isteme
Düşünceyi kemikleştiren davranışları azaltma ( kontrol etmeme, takip etmeme, sürekli aramama, telefonu karıştırmama vs.)
İlişkinin içten olduğunu kabul edip, zorlama ile değil, mutlu etme ile  güçleneceğini kendine telkin etme
Daha fazla sosyalleşme, hobiler edinme.
Eşinin çevresiyle/ailesiyle daha çok zaman geçirme ( güven arttırımı)
Kendini daha fazla ifade etme ve mükemmel olmakla ilişkinin güçlenmeyeceğini telkinleme
Genel olarak bakıldığında, ilişkide bu konuda yaşanılan sorunların kendini güvende hissetmeme, kendini yetersiz hissetme ile alakalı olduğunu söyleyebiliriz. Gerek yetişme tarzı, gerek seçilen kişinin güvensiz ve bağlanma-ait olmak ile ilgili duruşu ve gerekse bizim kendimizi eksik hissetmemiz bizi mutsuz ettiği gibi eşimizi de daha fazla zorlamamıza neden olur.   Şüphe ve kontrole ayrılan ve zaman ve emek, şayet ilişkiye harcanmış olunursa zaten ilişki otomatik olarak iyileşir.  Bu nedenle yatırımın daha çok sevgiye yapılması gerekmektedir.
Serhat YABANCI
Aile-Evlilik Terapisti
Twitter: @serhatyabanci
 Facebook: serhatyabanci

SON EKLENEN YAZILAR

EN ÇOK OKUNANLAR