Ana Sayfa Blog Sayfa 41

Ebeveynlerin Sorumluluk Almasını İsteyen Bir Okulun Verdiği Mesajlar Büyük İlgi Gördü

0

Tüm zamanların en zor sorularından biridir: “Bir okulun sorumlulukları nerede başlar ve nerede biter?”

Bu özellikle, ebeveynlerin sorumlulukları ile bir okulun sorumluluklarının neler olduğunu birbirinden ayırmayı düşündüğümüzde daha da önem kazanır.

Portekiz’de bir okul, koridorlarına astığı bir afişle bu konuya ilk ve son kez açıklık getirmeye karar verdi. Bu okulun verdiği mesajlar büyük ilgi gördü. Okulun, sosyal medyada da paylaşılan afişi tüm dünyaya yayılmaya başladı.

Bu, basit ama etkili mesajlar, ebeveynler tarafından yönetilmesi gereken 5 ana konuyu öne çıkarıyor:

“Sevgili ebeveynler;

“Merhaba”, “lütfen”, “rica ederim”, “üzgünüm” ve “teşekkürler” gibi sihirli kelimelerin evde öğrenilmeye başlandığını hatırlatmak isteriz.
Ayrıca çocuklar dürüst olmayı, geç kalmamayı, gayretli olmayı, arkadaşlarına sempati ve aynı zamanda büyüklerine ve tüm öğretmenlere saygı göstermeyi de evde öğrenirler.
Ev, temiz olmayı, ağız doluyken konuşmamayı ve çöpü düzgün bir şekilde nasıl/nereye atmayı öğrendikleri yerdir.
Ev ayrıca düzenli olmayı, eşyalarına iyi bakmayı ve başkalarının eşyalarına dokunmanın doğru olmadığını öğrendikleri yerdir.
Diğer taraftan burada okulda biz dil, matematik, tarih, coğrafya, beden eğitimi ve fen bilimleri öğretiriz. Biz sadece çocukların evde ebeveynlerinden aldıkları eğitimi pekiştiririz.

Evlilik ayrı bir şey, aile olmak ayrı bir şey

0

Evlilik ayrı bir şey, aile olmak ayrı bir şey.

İnsanlar giderler nikah defterlerini imzalarlar, hoplarlar zıplarlar. Bir de düğün yaparlar, gelinlik damatlık giyerler. Sonra bir evin içerisine girerler; aa biz evlendik şu anda. Biz şu anda evliyiz. Tamam, evlisin. Ancak aile olmadın.

Aile olma basamağına doğru çıkarken; kişinin, ilk önce eşini bir birey olarak görme yetisine, yeteneğine sahip olması lazım. Nikahlı olmak, evli olmak, onu kendi “malı” olarak görmek değildir.

Benim gibi düşünsün, benim gibi hissetsin, benim gibi yaşasın. Sen erkeksin ama? Senin gibi düşünsün; ama o kadın, senin gibi düşünmüyor ki.

Çocuğa benim gibi baksın; olmaz ki senin ellerin kalın, onun elleri ince.
Hayata benim gibi baksın; ya hayata senin gibi bakamaz, çünkü sen baktığın zaman yeşili sarıyı görüyorsun, o yeşilin tonlarını görüyor.

Bir eş, eşini, birey olarak görmeye başlamadıkça, aile olmaya gidilmez.
Pedagojinin aile yapısının özünde eşlerin birbirlerini birey olarak görmesi, ondan sonra aidiyet duygusunun geliştirilmesi vardır.

Genellikle evet bizim toplumumuzda birey olmadan ait olmaya teşvik ediliyor. Evlendin, barklandın vs oldun şimdi ait oldun.
Hayır. Birey olmadan ait olmak, edilgen olmak demektir.

Önce kişinin, kendisinin bir birey, bir insan, hem de mikrometrik ölçüde eşiyle aynı insani özellikleri taşıyan, aynı insan özelliklerini taşıyan bir birey olduğunu fark etmesi lazım. Arkasından ait olma gelecek.

O halde bizler notlar vs.ler alıyorsak kenara bir yere, “Pedagoji Okulu’nun notları” diye bir şeyler not alıyorsak eğer, oraya belki de en önemli cümle olarak şunu yazmak lazım: “Bir kişinin, aidiyet duygusu kazanabilmesi için, önce birey olma yetisine erişmiş olması lazım.” Birey olmadan ait olma duygusu, edilgen olmaktır.

Bir çok evliliğin temel problemi de zaten bu. Aile olamadan birçok evliliklerin artık huzurunun, tadının, tuzunun kalmamasının temel sebebi bu.
Adem Güneş

pedagog

Geçmişteki Üzüntülerden ve Yaşantıların Etkisinden kurtulabilir miyiz?

0

GEÇMİŞTEKİ ÜZÜNTÜLERDEN VE YAŞANTILARIN ETKİSİNDEN

 KURTULABİLİR MİYİZ

Geçmiş yaşantılarımızda, yaşadığımız olumlu ve olumsuz olaylar bizleri sık sık ziyaret eder. Bu olaylar bize olumlu-olumsuz duygular hissettirir. Geçmişimizdeki olaylar, temelde “travma” denilecek kadar büyük bir etkiye sahiptir.

Zihinden eski olayları silmek mümkün olsa. Sihirli bir değnek veya bir ilaç olsa diye düşünürüz. Fakat böyle bir şey mümkün değildir. İnsan zihni bilgisayar kasası değildir. Duyguları vardır. Yaşanmışlıkları vardır. Bu nedenle bir olay sadece olay değil; duygular, düşünceler, yaşantılar, süreçler içeren koca bir yığındır. Geçmişte yaşadığımız hiçbir olayı yok edemeyiz ama yeniden yorumlama ve anlamlandırma ile etkisini değiştirebiliriz. Anlamlandırmak ve yorumlamak yaşantıyı analiz etmek, yüklenen duyguları tekrar gözden geçirmektir. Anlamlandırmaya geçmeden önce bazı ön bilgileri paylaşmak istiyorum sizinle.

Geçmişte yaşadığımız hiçbir olayı yok edemeyiz ama yeniden yorumlama ve anlamlandırma ile etkisini değiştirebiliriz.

Bazı sonuçları hak ettiğimiz için değil, çözüm bulamadığınız için yaşarız.

 Suçluluk Duygusundan kurtulmanın kısa yolu

İnsanız ve hata yapacağız. Yaşımız kaç olursa olsun, ne kadar çok şey yaşarsak yaşayalım hatalarımız olacaktır. Çünkü yaşam bize her zaman aynı şeyleri sunmayacaktır. Sık yaşadığımız konularda tecrübeli olurken, ilk defa yaşadığımız  şeylerde hatalar yapacak, bazen bir kaç defa yaşamamıza rağmen bile aynı hataya düşeceğiz.

“Hatasız kul olmaz,”

Herkesin geçmişinde hataları vardır. Hem yaptıkları, hem de  yapamadıkları bunlara dahildir. İnsanoğlunun her attığı adımın bir sonraki aşamasını  görmesi, mümkün değildir. Mutlaka bazı adımlarımızın  sonunu % 100 kestiremeyiz. Bazı adımlarımızın da sonunu kestirmemize rağmen bizim dışımızdaki nedenlerden dolayı  olumsuz sonuçlar doğurabilir. Bu konuda kendimizi tanımalı, hata yaptığımızda da bunun insani bir durum olduğunu kabullenmeliyiz.

Suçluluk duygusu, insana daha dikkatli olma, hassas olma yetisi kazandırır. Ama bu sürekli olursa özgüven kaybı yaratır. Depresyona sürükler.

Yoğun toplumsal kurallar, bir olayda herkesin farklı bakış açısı, bencilliklerin artışı gibi nedenlerden dolayı çoğu zaman yaptığımız doğrudan bile şüphe eder hale geliriz.

Bir danışanım “ hocam  eşim beni  12 kez aldattı, 4 kez evi terk etti.. Defalarca şans verdim. Ben boşanma davası açtım, boşandım. Sonra bana  “eğer bir şans daha verseydin, kendimi düzeltecektim. Bu evliliğin bitmesinin nedeni sensin”dedi. Hep beni suçladı. İlk zamanlar emindim doğru bir şey yaptığıma. Ama şan kendimi bencil ve suçlu hissediyorum. . Hocam boşanmama rağmen acaba bir şans daha vermeli miydim?  Boşanmamıza rağmen eski eşim hep beni suçladı. Ve şu an ben de kendimi suçluyorum. Gerçekten bir şans daha verseydim belki düzelirdi diye.”

İnsanın en büyük hatası sevmek değil,  Sevmeye layık olmayan birinden sevilmeyi beklemektir.

P.Auster

Bu örnekte de görüldüğü üzere, kendimizi çoğu zaman, yanlış bilgilerden dolayı suçlarız. Neyin doğru ne yine yanlış olduğunu bilemediğimiz için yıllarca bu belirsizliğin getirdiği üzüntüden kurtulamayız.

Biz şayet sadece sonuca ya da karar sonrasına odaklanırsak, sağlıklı yorum yapamayız. Mesela boşanma kararımız % 100 doğru ama boşandıktan sonra daha kötü durumlara düşmemiz bizim suçlu veya yanlış bir karar aldığımız anlamına gelmez.  Daha kötü duruma düşmek ile doğru bir karar almak farklı şeylerdir.  Ya tam tersi olursa? Boşandıktan sonra güzel bir sistem kurup, çok mutlu ve güzel bir hayatımız olursa??  O halde kararlarımızın doğruluğunu öncelikle nedenlere göre test etmeliyiz. Sonraki süreç farklı bir aşamadır.

Aldığımıza kararların sonucunun kötü olması bizi haksız kılmaz.

Hatalarımızı, suçlarımızı bilmeli, onların bize kazandırdığı tecrübeleri de unutmamalıyız. Neden?  Şayet yaşadıklarımızı unutursak, onun bize kazandırdığı tecrübeleri de unuturuz. Ve aynı hataya düşebiliriz. Bu durumda geçmişimizi unutmayacağız ama affedeceğiz.

Kararları aldıran, nedenlerdir.

Yaşadığımız bir olaydan dolayı kendimizi suçluyorsak, burada sorun yaşanan olay değil, o olayı algılama şeklimizdir. Ne yaşarsak yaşayalım, geçmiş yaşantıyı değiştiremeyiz ama geçmişteki her şeyin bizim üzerimizdeki etkisini değiştirebiliriz. peki nasıl?

İlk olarak yaşanılanı sadece sonuç olarak değil, bir süreç olarak değerlendirmeliyiz.  Çoğu insan, kendini suçladığı olayların sadece sonucunu hatırlar.( keşke işten ayrılmasaydım.) oysa  yaşanan olayın bir öncesinin olduğunu, çeşitli nedenlerinin olduğunu, o sonuca getiren nedenlerin olduğunu hatırlamalıyız. Hiç bir şey ansınızın ve nedensiz olmaz. Geçmişte kendimizi suçladığımız bir olayı düşünürken nedenlerini ve süreci de beraber hatırlamalıyız.

Daha sonra  yaşanan olayı  kabul etmeliyiz..  keşke hiç yaşamasaydım keşke hiç olmasaydı, keşke yapsaydım/yapmasaydım” vb. Gibi cümleler olayın bizim üzerimizdeki suçluluk duygularının hiç bitmemesine neden olur. Yapmamız gereken yaşanan olayı ve yaptığımız/yapmadığımız eylemi olduğu gibi Kabul etmektir. “ evet o gün böyle yaptım. Bunu değiştiremeyeceğim için Kabul etmeliyim.

Yaşanan olayı kabullendikten sonra, yorumlamayı ele almalıyız.  Olayları bugünkü aklımızla değil, o günkü yeterliliğimizle yorumlamalıyız. O gün öyle yapmayı doğru buluyorduk. O günkü bakış açımıza göre öyle yapmak/yapmamak bize doğru geliyordu. Böyle düşünerek kendimizi affetmeliyiz.

Bugünkü aklım olsaydı dün yaptıklarımı yapmazdım. Ama dün yaptıklarımı yapmasaydım, Bugünkü aklım olmazdı….

Geçmiş olayı yorumlarken, o günün şartlarından bağımsız olarak değil, o günün şartlarını da düşünerek analiz etmeliyiz. Mesela “ ben neden o zamanlar neden rest çekmedim.” Cümlesinde “ o gün başka seçeneğim yoktu. Ya da mecburdum… çünkü…gibi. Kendimize cevaplar vermeliyiz.

O gün neden öyle yapmam/yapmamam gerektiğinin sorusunu kendimize sormalıyız. ( o gün neden öyle yaptım-yapmamdım?)

Bir gömleğin düğmelerini yanlış iliklediğimizi ancak son düğmeyi iliklediğimizde fark ederiz.

 

Geçmişteki yasanlardan dolayı kendimizi affetmeliyiz. “hata yaptım ama bu konuda kendimi affediyorum”. Bir daha yapmamak konusunda dikkat etmek için kendime söz veriyorum”.

Hata yapmanın insani bir durum olduğunu kabul etmeliyiz. Mükemmeliyetçi olmamız halinde her hata büyük bir ızdıraba  dönüşebilir. (Elbette herkes gibi bende hata yapabilirim. Ama bu dünyanın sonu değil)

Hata yapmak, her şeyi hatalı yaptığın anlamına gelmez. Başarıları görmezden gelmemeliyiz.

İnsansın, hata yapacaksın, bunlardan ders çıkaracaksın ve bir daha yapmamaya çalışacaksın.

Mükemmel olmak zorunda değilsin.

 

Yaptığımız hataları düşündükçe duygusal baskıdan kurtulamayız. Önemli olan bunlar devam ediyorsa düzeltmeye çalışmak, devam etmiyorsa da gereken dersi almak ve gündemde tutmamaktır.

Kendini suçlasan da suçlamasan da, derin pişmanlık yaşasan da yaşamasan da olmuş hiçbir şeyi değiştiremezsin.

Eğer kendini affedemiyorsan, bunun olayla alakalı değil başka alt nedenlere bağlı olduğunu bilmelisin. ( olumsuz sonuçları, ego, yalnızlık, mükemmeliyetçilik, vs.)

Eğer geçmişteki olumsuz yaşantılarının etkisinden kurtulamıyorsan, bunu sık yaşıyorsan depresyonda olabilirsin.

Her olaya yeri ve zamanında gereken davranışsal veya sözel tepkiyi verirsen, sonrasında pişmanlık ve  suçluluk süreci yaşamazsın.

Aldığım kararın yanlış sonuçlara yol açması, yanlış karar aldığımdan değil, sonrasını doğru planlayamamamdan kaynaklanıyor olabilir.

Her zaman her şeyin en doğrusu yapmak, herkese faydalı olmak, herkesi memnun etmek zorunda değilim.

“Kendimi suçlamıyorum. Kendimi affediyorum. Yaşadıklarımın duygusal yüklerinden arınmak için olayları da kişileri de affediyorum.

Kendini sevmek istiyorsan suçluluk duygusundan kurtulmalısın.

 

Serhat Yabancı

Unutmak mı Affetmek mi kitabımdan. satın almak için tıklayın..

Serhat Yabancı

Aile – Evlilik Danışmanı

instagram

twitter

youtube

Randevu iletişim:

0216 371 33 83

 

Partner seçiminde hatalar

0

Partner seçiminde hatalar:

1. Üzerinden prim yapacağı kişiyi aramak.
2. Çocukluğumuzda eksik kalmış yaraları eş seçimiyle tedavi etmek. Mesela, babasıyla ilişkisi kopuk büyüyen kızın, olgun, yaşlı kişilerden hoşlanması gibi.
3. Varoluşunu kanıtlamak üzere, kendinden üstün veya çevresinin özendirdiği birini aramak. Kendini toplumsal yaşamı içinde yetersiz gören birinin benliğini kanıtlamak için onaylanacak ya da tam tersi birini seçmesi.
4. Evliliği veya ilişkiyi bir iyileşme olarak görmek ve eşinin kendisini tedavi edeceğini düşünmek. Ne vereceğini değil, ne alacağına odaklanan birinin seçim şeklidir bu. Ben onunla mutlu olabilir miyim yerine, o beni mutlu edebilir mi bakış açısıyla seçim yapmak.
5. Aileye bağımlı birinin, sevmediğini biriyle aile baskısı ile ilerde severim diye evlenmesi.
6. Sık flörtlerden sonra yorulup bir an önce düzenli ve sağlıklı ilişki yaşamak adına tanımadan acele edip evlenmek
7. Ebeveyne olan isyanı somutlaştıran tercih. Bazı bireyler, ailelerin kendilerini yetersiz görmeleri ve her şeylerine müdahale etmeleri nedeniyle, onlara karşı kendilerini hep yetersiz ve ezilmiş hissederler. Böyle bireyler, belli bir yaşa geldiklerinde isyanlarını ailenin kabul etmeyeceği birini seçerek gösterirler. Aslında o seçimin içinde hem aileye isyan yatar hem de kendi bireyselliğini ilan etmesi yatar. Yanlış olduğunu bilse de bu tercih onun var olma girişimidir. Aileler inat ettikçe tam istediği ortam olur ve kişi birikmiş hesapları ve savaşları bu ilişki üzerinden giderir. Yapılması gereken akılcı telkinlerden sonra inatlaşmamak ve terapi desteği almaktır.

Rujunun tadını erkenden tattıran, rimelinin tadına da kendisi bakar.

Aslında bu seçenekleri arttırmak mümkün. Esas bilinmesi gereken şudur ki, tercihler düşünceden başlayıp kalbe doğru yol alır.
Yani evlenmeden veya ilişkimiz olmadan önce neyi niye istediğimizi bilmeliyiz.
Aslında seçeceğimiz, kişi ve ilişki şekli ve sınırları kafamızda çizilmiştir. O nedenle aşık olacağımız kişiyi önceden biliriz. “Yıldırım” aşklarında, “çarpılmalarda” da bu böyledir.
Aslında kimseye çarpılmıyoruz. Biz zaten çarpıldığımız (etkilendiğimiz) kişiyi önceden düşüncelerimizde yaşatıyorduk.
O ideaya en yakın olanı gördük ve “işte bu” dedik. Yani kime âşık oluyoruz? Evet, yıllarca üzerine kafa yorduğumuz, hayal ettiğimiz, kafamızda tasarladığımız birine âşık oluyoruz ve o beklenen biri. Sadece kim olduğu belli değildi. Bazen “ben herkese âşık olabilirim simitçi, memur, şoför “ vs. gibi söylemler duyarız. Bunu söyleyen bir arkadaşımın on yıldır bir simitçiye âşık olmasını beklediğimi de söylemek isterim. O halde, önümüze gelen herkesten elektrik almayız. Elektrik alacağımız kişinin kim olduğunu, kendimizi sorgular ve zorlarsak zihnimizde bulabiliriz.

Doğru yolu çizmek için önce yanlış insanların üstünü çizmelisin.

Aynı yöntemleri kullandıkça, aynı sonuçlardan kaçamazsınız. İlişkilerdeki başarısızlıkla ilgili söylenecek en güzel söz; “aynı yöntemlerle farklı sonuç alacağını ummanın delilik olduğunu” söyleyen Einstein’ın sözüdür. Defalarca evlenmek, partner değiştirmek, suçu sürekli başkasında bulmak, bu sözün yansımasıdır. Kişi devamlı aynı sonuçları yaşıyor ise, ya aradığı kriter yanlış ya yürütme şekli yanlış, ya psikolojik yapısının farkında değildir. Yukarıda belirttiğimiz gibi, esas olan, önce kendimizi tanıdıktan sonra “ben”in ne istediğini keşfetmektir. “Ben ”ini tanıyan biri, onun isteğini de bilir. Geriye sadece nasıl yapacağını öğrenmek kalır. Ne istediğinizi bilmediğiniz sürece, nasıl yapacağınızı bilmenizin bir anlamı yoktur. Eğer bulduğunuz kişi size uymuyor ise ilk yaşayacağınız şey, yoğun bir şekilde onu değiştirmeye ve eleştirmeye çalışmaktır. Yoğun değiştirme eleştirme çabasının altında üç şey yatar; ya uygunsuzluk ya mükemmeliyetçilik ya da hafif narsizmin verdiği bencillik.

Size uymayan yönü, eleştirmekle uyumlu hale getiremezsiniz. Yılardır eleştirdiğiniz partnerinizin A özelliği ne kadar değişmiştir? Eleştirmek veya onu suçlamak hem ilişkiyi yıpratır hem size karşı nefret ve inat yaratır hem de onun sanki bilerek değişmediğini düşünmenize, buna bağlı olarak da öfkelenmenize ve saldırgan olmanıza neden olur. O halde ilişkilerde eleştirmekten çok, karşılıklı uzlaşma ile çözüm aranmalıdır. Aynen şöyle: Bir alış-veriş pazarlığında satıcı 1000 lira ister siz ise 800 lira verirseniz her iki tarafın 100 liralık vazgeçişi ile 900 lirada uzlaşma sağlanır.

Serhat Yabancı

Unutmak mı Affetmek mi kitabımdan. satın almak için tıklayın..

Serhat Yabancı

Aile – Evlilik Danışmanı

instagram

twitter

youtube

Randevu iletişim:

0216 371 33 83

Doğru Aşkı Yanlış İnsanla Yaşamak

0

Doğru Aşkı Yanlış İnsanla Yaşamak

Aşkımız yoğun ve saf ise, o kişiyi de öyle görürüz. Hem aşkın gözünün kör olması hem de aşkın saflığı, âşık olduğumuz kişiyi tanımamıza engel olur. Bu durumda da doğru bir aşkı yanlış bir insanla yaşadığımızı sonlarda anlamaya başlarız. Geriye dönüp baktığımızda ise, kendimize kızarız ona inandığımız, güvendiğimiz ve onun kadar çok sevdiğimiz için. Oysa o duyguların olduğu bir ilişkide bir insanın her yönünü tanımak çok zordur.

Yanlış kişi için her şeyi feda eder, doğru kişiden ise acısını çıkarırsın.

Bu durumlarda en sık kullandığım örnek şudur. Bir gömleğin düğmelerini yanlış iliklediğimizi ancak son düğmeyi iliklediğimizde anlarız. Yani sonu görmeden yanlışı fark edemeyiz. İlişkiler de bunun gibidir. Bazı hatalar sonda gizlidir. Yani balık baştan kokmuyor her ilişkide.
Doğru aşkı, yanlış insana verdiğiniz için asla kendinize kızmayın, pişman olmayın. Siz doğru bir şey yaptınız. Tıpkı iyilikten anlamayana yaptığınız iyilik gibi. Birisi aşkımızın değerini bilmediği için aşktan vazgeçemeyiz.
“Üstada sormuşlar kırılan kalp yine sever mi?
Üstat da; Evet demiş.
Adam peki demiş,
-Üstadım siz hiç kırılan bardaktan su içtiniz mi?”
Üstat da cevap vermiş; Peki sen hiç bardak kırıldı diye su içmekten vazgeçtin mi?

Evet, bardağı kaç kişi kırarsa kırsın, bardak kaç kere kırılırsa kırılsın biz aşk ve sevgi suyunu içmekten vazgeçmemeliyiz.

Bir kişi ilişkide hangi özelliğini ön plana çıkarır ise o özelliğinin daha çok sömürülmesi ve kullanması kaçınılmazdır.

Hayatımızda en önemli iki tercih olan eş ve iş seçimi, tüm yaşamımızın büyük bir alanını teşkil eder. Özellikle hayata bakış açımız, hayattan beklentilerimiz ve idealize ettiğimiz ilişki şeklinden yola çıkarak eş adayını veya partneri seçmek isteriz. Tüm seçimlerin yaşanmamışları yaşamak hayaline göre yapıldığını düşünürsek, partnerimizi de ideallerimize ve geleceğimize göre seçmeliyiz. Tercihimizde, geçmiş ilişki tecrübelerinin bizi ne kadar yönlendireceği ve etkileyeceği önemli bir noktadır. Eğer tüm ilişkilerinizde hep aynı sonuçları yaşadıysanız; Seçim kriterlerinizde sıkıntı vardır. Eğer, siz kendilik değeriniz hakkında gerçek veya gerçeğe yakın bir iç görüye sahipseniz, kendinize uygun bir partneri bulmanız daha kolay ve daha kısa sürede olacaktır.

Unutmak mı Affetmek mi kitabımdan. satın almak için tıklayın..

Serhat Yabancı

Aile – Evlilik Danışmanı

instagram

twitter

youtube

Randevu iletişim:

0216 371 33 83

Davranışlarımızın Altında Yatan Duygu ve Düşüncelerimiz

0

Davranışlarımızın Altında Yatan Duygu ve Düşüncelerimiz-2

Sadece ebeveyn değil elbet. Engelleyici çevre yapısı, insanların ne dediğini önemseyen kişilik yapısı, garanticilik gibi kişilik yapıları da etiketleri oluşturan bileşenlerdir.

Şayet; eleştirel, mutsuz, mükemmeliyetçi ya da ihmal eden bir anne-babayla büyümüşseniz, bu etiketlere sahip olma ihtimaliniz yüksektir. Ya da her istediğiniz olmuşsa, bir şey için savaşmamışsanız, hayatın size anlamsız gelmesi ve denemelerden korkmanız kaçınılmazdır. İşte bu etiketlerin sürekli zihnimizde tetikte olması, belirli yaşlarda atılan temellerinden kaynaklanır. Sonraki yıllarda ise biz onlarla savaşmaya çalışırız. Oysa değerli hissettiren günlük aktiviteler, çalışmalar, tıpkı bataklığı kurutmak yerine sivrisinekleri öldürmeye benzer. Anlık çözümler verir. Günlük aktiviteler ile üstesinden gelmekten çok, her olumsuz düşüncenin tek tek ele alınması ve ortadan kaldırılması gerekir.

Bazen, küçücük bir parçayı hemen genele yayar, bazen bir şeye “ya iyidir ya kötüdür” der, bazen de bir falcı edasıyla karşımızdakinin zihnini okuruz. Bu noktada bazı “Bilişsel çarpıtmalardan” bahsedebiliriz.

  1. Ya hep ya hiç düşüncesi: Olayları siyah ya da beyaz olarak kategorize edersiniz. Eğer performansınız azalırsa kendinizi tamamen başarısız bulursunuz.
  2. Aşırı genelleme:Tekbirolumsuzolayısonugelmez bir yenilgi kalıbı olarak görürsünüz.
  3. Akıl süzgeci: Tek bir olumsuz detayı seçip onun üzerine yoğunlaşıp, ona takılmak.
  4. Olumluları değersizleştirme: Olumlu şeyleri “bu sayılmaz” diyerek yok saymak.

5. Sonuçlara atlama: Sonuç olarak bir şeyin olumsuz olduğuna dair yorumlar yapmak.

  • Düşünce okuma: Birisinin hakkınızda olumsuz düşündüğünden eminsinizdir, bunu doğrulama gereği bile duymazsınız.
  • Kehanet hataları: Hislerinize dayanarak olayların kötü gideceğine inanmak.6. Büyütme ya da ufaltma: Olumsuz şeyleri büyütme güzel olanları ise küçültme.7. Duygusal ilişkilendirme: Hissettiğiniz şeylerin gerçek olduğunu düşünmek (hisleri kanıt saymak.)

    8. ‘’Olmalılar” konumu: “Yapmalıyımlarla” kendinizi motive etmeye çalışırsınız ancak engellenmiş hisse- dersiniz ve paradoksal olarak motivasyonunuz azalır. Sonuç suçluluk duygularıdır.

    9. Damgalamak ve yanlış damgalamak: Bu aşırı ge- nellemenin uç bir örneğidir. Hatanızı tanımlarken sonuna da, yani ben başarısız bir insanım diye ekleyiverirsiniz.

    10. Kişiselleştirme: Sizin sorumluluğunuzda olmayan birçok olaydan dolayı kendinizi suçlarsınız. (www. kemalsayar. com’dan derlenmiştir.)

    Bu listeye baktığınızda “hayata ve olaylara nasıl baktığınızı” fark edebilirsiniz. “Ben neden böyle düşünüyorum?”, “ben neden hep yanlış algılıyorum?” gibi soruların cevabını buradan çıkarabiliriz. Bir veya birden fazla çar- pıtmaya sahip olabiliriz. Listeye baktığınızda size en yakın çarpıtmayı bulduğunuz anda sorununuzun yüzde 50’sini çözmüş olursunuz. En azından artık ne yapmamamız gerektiğini biliyorsunuz. Çözüm olarak etiketleri tek tek ele alıp kanıtlarla, doğru düşünme şekilleriyle, yüzleşerek ve deneyerek yok edebiliriz.

Şimdi bu otomatik düşüncelerin düzeltilmesi için ne yapabiliriz? Onu konuşalım…

  • Tabloda, ara sıra yapılan davranışların nasıl genelleştirildiği gösterilmektedir. Oysa kanıt yöntemi ve matematiksel olarak baktığımızda parçanın bütünü temsil yeteneği yoktur. Arada hata yapmak, arada zor duruma düşmek, kesin ve genel bir yargının haklılığını kanıtla- yamaz. O halde kural 1: Parçadan bütüne gidilmez. (Birkaç hatamız, bizim aptal olduğumuzun göstergesi olamaz.)
  • Hepimiz insanız ve hepimiz hata yapma hakkına sahibiz. Mükemmeliyetçi olmak ve hataya karşı toleransımızın olmaması bu etiketleri güçlendirir. En profesyonel insanlar bile hata yapabilir. Mesela 30 yıldır taksicilik yapan birinin kaza yapmaması mümkün mü? Ya da 20 yıldır fırıncı olan birinin ekmeği yakmaması mümkün mü? O halde kural 2: Hepimiz hata yapacağız. Bu hatalardan ders çıkaracağız. Mükemmel olmak zorunda de- ğiliz.
  • Hissettiğimiz her şeyin gerçek olduğu, doğru değildir. Hisler yanıltabilir. Şuan kendimizi çok başarılı ve çok güzel hissederken, 1 saat sonra tam tersini hissedebiliriz. O halde hisler, bir gerçeklik için kanıt olamaz. Mesela, bir kişinin kendisini Süpermen hissetmesi, onun Süpermen olduğu anlamına gelmez. Özellikle toplumumuzda altıncı his olarak insanlara dayatılan bir yöntem var. Sanki hissediyorsanız mutlak doğru çıkacak diye… Bunun bilimsel bir boyutu olmadı gibi, binlerce şey hissedip bir tanesinin doğru çıkmasını da mantık ve bilimle açıklayamayız. O halde kural 3: Kendimizle ilgili düşüncelerimizde, hisleri kanıt sayamayız. Hislerimizin bizi yönetmesine izin vermemeliyiz.
  • Başkalarının bizim yaptıklarımızla ilgili yorumlar ve algıları, bizim puanımız değildir. Çünkü bizi sevmeyen ve tanımayan insanlar, kendi işlerine geldiği gibi, düşüncesine, inancına, menfaatine veya kendi kişiliğine göre bizi yorumlayıp puanlarlar. Böyle olunca da birileri överken birileri de yerebilir. O halde kural 4: Başka insanların görüşleri bizim değerimizin ve kişiliğimizin tek ölçütü olamaz.
  • Düşüncelerin kazanç ve kayıplarını kıyaslayarak otomatik düşünceden kurtulabiliriz. Mesela, “ben yeteneksizim” düşüncesine inanmak ve bunu sürekli kullanmak bana ne kazandırır, ne kaybettirir?

Örnek tablo:

Düşüncem: Başarısızın tekiyim

Bu düşünce bana ne kazandırır?

Bu düşünce bana ne kaybettiirir?

Kendime teşhis koyduğum için rahatlarım.

Kendimi kötü hissederim.

Sorumluluktan kaçarım.

İçimden bir şey yapmak gelmez. Boşluk duygusu yaşarım.

Deneme yapmam. Enerjim boşa gitmez.

Kendimi geliştirmek istemem. Zaten başaramam diye.

İnsanların da beni öyle gördüğünü sanıp ortamlardan kaçarım.

Hiçbir konuda başarılı olamayacağımı düşündüğüm için hep birine bağımlı olurum.

Bir şey yapmayacağım için zamanla körelirim.

Denemeler yapmayacağım için hiçbir yeteneğimin de farkında olamam.

Bu tabloda da görüldüğü gibi kendimize yapıştırdığımız düşüncenin bize katkısı mı zararı mı olduğunu ince- lediğimizde, ciddi oranda ve uzun vadede büyük kayıplar yaşattığını fark ediyoruz. Belki sorumluluktan kaçarak ge- çici rahatlama yaşarız, ama yaşamımız boyunca bu duygularla yüz yüze kalırız. O halde kural 5: Düşüncemizin ka- zanç ve kayıplarını kıyasladığımızda haklı düşüncenin işlevini ortaya çıkarabiliriz.

• Bir diğer yöntem ise farklı insanlardan bilgi alarak kendimize yüklediğimiz bir düşünceyi test etmektir… Mesela “başarısızın tekiyim” düşüncesi için çevremizdeki arkadaşlarımıza “başarılı& başarısız” olup olmadığımızı sorabiliriz. Onlardan aldığımız cevaplara göre düşüncemizi sorgularız, (Burada dikkat edilmesi gereken nokta, bizi tanıyanlar, yeterince bizim hakkımızda bilgisi olanlardan cevap almaktır.) Aldığımız cevaplar ile gerçekten başarı- sız olup olmadığımızı test ederken bir yandan da başka insanların bizimle ilgili yorumlarını görmüş oluruz. Bu örneği çoğaltabiliriz. “Sevilen biri miyim, ilgi çekici miyim, uyumlu muyum?” vb. düşüncelerimizi bu yolla düzeltebiliriz. O halde kural 6: Güvendiğimiz kişilerin farklı fikirleri ile kendi fikrimizi test edebiliriz.

Bir diğer yöntem ise düşüncenin doğruluğunu ve yanlışlığını karşılıklı test etmektir. Mesela “kendimi güzel bul- muyorum” düşüncesini doğrulayan kanıtlar ile çürüten kanıtları karşılıklı yazalım.

Düşüncem: Kendimi güzel bulmuyorum

Bu düşünceyi destek- leyen kanıtlar

Bu düşünceyi çürüten kanıtlar

İstediğim kişiler bana bakmıyor.

• Bugüne kadar çok farklı insanlardan beğeniler aldım. Tek kişi be- nim güzelliğimin ölçütü olamaz.

Güzel olsaydım, şuan daha önemli görevde olurdum.

  • Güzelliğimden dolayı ayrıcalık belki alabilirim. Ama güzelliğimle o görevi yapamam.
  • Makyajımı yaptığımda ve şık gi- yindiğimde insanların beni fark e iğini görüyorum.

Çekici olsaydım, eşim benimle daha çok ilgilenirdi.

  • Eşim ile aramız iyiyken kendimi çirkin hissetmiyorum. O zaman benimle ilgileniyor. Sanırım onun ilgisini sorunlarla değil, kendi güzelliğimle ölçüyorum.
  • Ben kendimi güzel bulmadığımı söylesem de, uzun zamandır görüşmediğim arkadaşlarımdan “hala çok güzelsin” sözlerini duyuyorum.

Güzel olsaydım, iste- diğim kişiyle beraber olurdum.

  • İstediğim kişiyle olamam sadece güzellik değildir. Başka engel nedenler olduğu gibi, beni beğenmemesi de bir özgürlük, tıpkı benim de beğenmeme hakkımın olması gibi.
  • Kendimi güzel hissetmem bazen o günüme bağlı. İyi bir günüm ise kendimi güzel hissediyorum.

Güzel olsaydım daha çok sevilirdim.

• Eşim benimle ilgilendiğinde güzel hissediyorum. İlgilenmediğin de güzel hissetmiyorum. Sanırım burada hata yapıyorum.

Bu tabloda da kendimize yapıştırdığımız etiketin ne kadar gerçekçi olduğunu test ediyoruz. Bu tip çalışmalar- da, aksi kanıtlar düşündükçe sayı artmaya başlarken, destekleyen kanıtların ise hem az hem de kanıt olmaktan çok ön kestirim ve algıdan ibaret olduğunu fark ederiz. O halde kural 7: Kendimize yüklediğimiz olumsuz etiketleri kanıtlarla gözden geçirip çürütebiliriz.

  • Düşünce değiştirmede önemli yöntemlerden biri de geçmişin kanıt olarak algılanmasıdır. Mesela geçmişte bir şeyler yaşamamız, bizim hayatımız boyunca aynı şeyleri yaşayacağımız anlamına gelmez. Bu konuda şu telkinleri kullanabiliriz. Geçmişteki “ben”ile şuan ki “ben” çok farklı. Ne “ben” eski “ben”im. Ne de şartlar ve koşullar eskisi gibi. Ayrıca tecrübe ettiğim bir şeyde aynı hatayı yapmam daha az ihtimaldir. Öğrendiklerimle nerede ne yapmam ve ne yapmamam gerektiği konusunda daha fazla tecrübe sahibiyim. Aynı şeyler tekrar olur diye korkmama gerek yok. O halde kural 8: Geçmişte yaşadıklarımı, hep yaşayacağım düşüncesi gerçek ve doğru değildir. Yaşadığımız her şeyden ders çıkarırsak aynı şey başımıza gelmez. Her yaşadığımızdan bir sonraki adımda daha başarılı olacağımız kesindir. Bizler ve şartlar devamlı değişmek- tedir.
  • Etiket düşünceleri değiştirmenin bir diğer yolu da mükemmel olmak ve her şeyi kuralına göre yaşamak zorunda olmadığımızı kabul etmektir. “En iyisini yapmalıyım, başarılı olmalıyım, yapıyorsam en iyisini yapmalıyım, her şey kuralına göre olursa mutlu olurum… ” vb. gibi düşünceler, bizde büyük zorlantı yaratır. Zihnimizdeki, en iyisi, kesin, olmalı, yapmalıyım vb. gibi etiketleri kaldırmalıyız. Bizi zorlayacak, strese sokacak, sanki “gerçekleştiğinde her şey çözülecek” sandığımız barajları ortadan kaldırmalı ve bu inancımızı değiştirmeliyiz. Yıllardır bir şeyleri kontrol altına tutmaya çalıştık. Hep ilerde kötü bir şey olur diye düşünüp kendimizi mutsuz ettik. Peki, gelecek ne zaman gelecek? Gelecek dediğimiz tarih ne zaman acaba? 30 yaş mı 40 mı 50 mi yoksa 60 sonrası mı? Hep bir geleceği garantiye almaya çalışıyoruz, ama geleceğin ne zaman olduğunu bilmiyoruz. 20’li yaşlardayken 40’a kadar bir şeyler yapıp sonra rahatlarız diyoruz. Peki 40’ından sonra sizce birden kişilik değişip rahat bir insan olacak mıyız? Hayır. Fark etmediğimiz sürece hep öyle gergin kaygılı ve mutsuz devam edecektir. O halde kural 9: Mükemmel olmak zorunda değiliz. Her şeyin de bizim istediğimiz ve planladığımız gibi olması gerekmez. Hayatı ve kendimizi rahat bırakalım. Zihnimizdeki mükemmel olma ve mükemmeli yapma düşüncemizi, “elimden geleni yapmak” olarak değiştirmeliyiz.

Düşündüğün gibi değil kitabımdan, satın almak için tıklayınız..

Serhat Yabancı

Aile – Evlilik Danışmanı

instagram

twitter

youtube

Randevu iletişim:

0216 371 33 83

Davranışlarımızın Altında Yatan Duygu ve Düşüncelerimiz

0

Davranışlarımızın Altında Yatan Duygu ve Düşüncelerimiz

Çoğu zaman davranışlarımızın kökenlerini bulmak pek de kolay olmaz. Bazen kıskançlığımızın partnerimizden kaynaklandığını düşünür, bazen mükemmeliyetçiliğimizi ise faydasına bağlarız. Bazen, tembelliği rahatlığa bağlar, bazen de cimriliği tutumluluk olarak algılarız. Oysa hiç de öyle değil. Her olumsuz ve mutsuz eden davranışın altında bir kaygı ve korku yatmaktadır. Çoğu davranış, bir savunma içerir. Tahmin ettiğimiz korkunun başımıza gelmemesi için adeta aldığımız önlem misali. Bu davranışlar savunma mekanizması olduğu için doğal ve istendik değil, istem dışı ve zorlantı şeklindedir.

Her davranış bir duygu tarafından hareket ettirilir. O duygu ise bir düşüncenin (algının) ürünüdür. Yani 3D kuralı (düşünce-duygu-davranış) ile dışa vuran davranışlarımız şekillenir. O halde davranışı değil, o davranışın altında yatan düşüncenin değişmesi gerekir. Altındaki düşünceyi tespit etmek sorunun yüzde 50’sini çözecektir. Geriye tespit edilen düşünce için güçlenme ve başa çıkma çalışmalarının yapılması gerekir. Mesela kıskanç biri aldatılma ve kaybetme korkusu ile yüzleşmeli, daha sonrasında da, kendisinin olduğu gibi sevildiğini, yeterli olduğunu telkinlerle geliştirmelidir.

Örnekler:

1. Kıskançlık: Yetersizlik korkusu

(Kontrol edersem aldatılmanın önüne geçerim. Aldatı- lırsam da kaybeder ya da bu durumla başa çıkamam. Partnerimin çevresindeki hem cinslerimle yarışamam.)

2. Dik başlılık: Güçsüzlük korkusu
(Beni ezmemeleri için sert durmalı ve hemen uyum sağlamamalıyım. Sert durursam güçsüzlüğümü gizlerim.)

3. Kibir: Değersizlik Korkusu
(Kendimi üstün görürsem, onlar da bana öyle davranır. Böylece değersizlik duygusuyla yüzleşmem.)

4. Küçümseme: Aşağılanma korkusu
(İnsanlar beni aşağılamadan ben önlerini keseyim. Eleştiren, üstün olandır.)

5. Mükemmeliyetçilik: Eleştirilme korkusu

(Ne kadar az hata yaparsam, o kadar az eleştirilirim. Her şey mükemmel olursa, herkes beni onaylar. Onaylanırsam, kendimi başarılı ve değerli hissederim.)

6. Şüphecilik: Çaresizlik ve güçsüzlük korkusu
(Her şeyi önceden bilmeliyim. Böylece sürpriz sorunlara hazırlıklı olurum. Aniden bir sorun çıkarsa baş edemem.)

7. Yalancılık: Suçlanma korkusu

(Doğru söylersem suçlanırım. Yaptığım hatadan dola- yı suçlanmamak için yalan söylemeliyim. Bu duygu ile baş edemem)

8. Cimrilik: Fakirleşme korkusu
(İlerde düzey kaybı yaşayabilirim. Başıma bir şey gelirse hazırlıklı olmalıyım.)

9. Tembellik: Yapamama korkusu

(En iyisi hiç denemeyeyim. Başaramam. Ya sonuna kadar devam etmeli ya da başlamamalıyım. Sanırım yapamayacağım.)

10. Sorumsuzluk: Bağlanma ve esaret korkusu (Sorumluluk alırsam özgürlüğümden taviz veririm.

Kontrol altına girerim.)

11. Soğuk ve mesafeli olma: Güvensizlik kırılma korkusu

(İnsanlarla ne kadar mesafeli olursam o kadar az kırılırım. Samimi olursam bana karşı seviyesizce davranabilirler.)

12. Kararsızlık: Hata yapma ve baş edememe korkusu

(En doğru kararı almalıyım. Garanti olmalı. Alacağım kararın geleceğini görmeliyim. Yanlış karar alırsam sonuçlarıyla baş edememem.)

13. Dedikoduculuk: Kabul edilmeme ve eleştirilme korkusu

(Beni kabul etmezler. Bu halimle sevilemem, o halde onlara başkaları hakkında bilgi verebilir, beni sevmeyenlerden de intikam alırım.)

Korkularımızın en etkili çözüm yöntemi kanıt yöntemidir. Üzerine gitmeliyiz. O korkunun ne kadar doğru olduğunu test etmeliyiz.

İlerde kötü bir şey olur endişesi aklımıza geldiğinde:

  • “Bunu nereden biliyorum?”
  • “Elimde somut olarak hangi kanıt var?”
  • “Olabilecek en kötü şey nedir? Peki, neden baş edemem ki?”
  • “Ben şimdiyi yaşamaya çalışayım. İlerde kötü bir şey olursa, onu o zaman düşünürüm” diyerek yüzleşmeliyiz. Aslında tüm korkularımız bizi sanal bir tehlikeden korur. Belki de hiçbir şey olmayacak. Oysa yıllarca boşuna bir savunma ve geleceğe yönelik yaşayıp, bugünümüzü yitireceğiz.      
  •  Peki, bu etiketler/otomatik düşünceler nerden geldi, nasıl oluştular?         Bunlar çocukluğumuzdan itibaren yaşantılarımız yoluyla oluştu. Bir yandan anne-babanın söylediği sözler ve yaptıkları yorumlar, diğer yandan da yanlış yaptığımızda bize moral veren değil, bizi eleştiren bir ebeveynin olması, etiketleri oluşturup zamanla kemikleştirdi. Bu yorumlar ve telkinler her hatamızda bir eksiğimizi aramamıza ve kendimizi suçlamamıza neden oldu. Gerek anne-baba tutumları, gerekse bazı denemelerden başarısız sonuçlar alıp bunu genelleştirmemiz ile bu etiketler kalıcı hale gelir.Tüm mutsuzluklarımın nedeni, düşüncelerim ve seçimlerimdir.    

    Serhat Yabancı

     

    Düşündüğün gibi değil kitabımdan, satın almak için tıklayınız..

    Serhat Yabancı

    Aile – Evlilik Danışmanı

    instagram

    twitter

    youtube

    Randevu iletişim:

    0216 371 33 83

BİR İLİŞKİYİ BİTİRMENİN FAYDA VE ZARARLARI

0

BİR İLİŞKİYİ BİTİRMENİN FAYDA VE ZARARLARI

Bir ilişkinin bitirilmesi kanımca başlatılma ve sürdürülmesinden daha önemlidir. Çünkü her bitiş, yeni başlangıcın şeklini belirler.

Biten ilişki bize ne katar ?
•Çünkü biten ilişki, hep bitmiş haliyle hatırlarız.
•Biten ilişki, sonrasında başlayan ilişkilerin kaderini çizer.
•Biten ilişki,kişini kendini sorgulamasını,kendiyle hesaplaşmasını sağlar.
•Biten ilişki, kişinin güçlü/güçsüz yönleriyle yüzleşmesini sağlar.
•Biten ilişki, zayıfların üzüntüden kaçmak için yeni ilişkiye atılmasını sağlar.
•Biten ilişki, birsre kafanızı dinlemeyi, kendinize zaman ayırmayı, dost ve akrabalarınızla yakınlaşmayı sağlar.
•Biten ilişki, hayatta ertelediğiniz hedefleri görmenizi,onlar için adım atmanıza fırsat verir.
•Biten ilişki, sizin tarzını,arayışlarınızın röntgenidir.
•Biten ilişkinizin otopsisini yaparsanız, kendinizle ilgili herşeyi orada bulacaksınız.
•Biten ilişki,  sana yenisinde yapman / yapmaman gerekeni öğretir. Tabii biraz zaman ayırırsan.
•Biten ilişki, kendini koru koruna feda etmemen gerektiğini, fedakarlığın karşılıklı olması gerektiğini, sevginin faydalı olmak olmadığını fark ettirir.
•Biten ilişki, aşkın  hormonal olduğu,sadece aşk ile yürütülmeyeceği, ama uyum ve çaba var ise  aşkın hiç belli düzeyde hep devam edeceğini gösterir.
•Biten ilişkide , ailenin senin üzerindeki etkisi ve senin onlar için ne anlama geldiğini görmen için ,iyi bir tomografidir.
•Biten ilişki, kiminle yapıp kiminle yapamayacağın konusunda tekrar denemeye gerek kalmadan sana istediğin bilgiyi verir.
•Biten ilişkiyi inkar ediyorsan , yalnız kalmak kaygısı  veya bitişi mağlubiyet/ yenilgi olarak algılamaktan kaynaklandığını kabul etmelisin.
•Biten ilişkide sadece ilişki bitmez.Mutsuz ilişkideki , Şiddet,mutsuzluk,kaygı,esaret,depresyon, suçluluk,pişmanlık vb. Gibi olumsuz duygular da biter.

Elbette her ilişkide mutsuzluklar bitmiyor. Bazı ilişkilerde, size gore ilişki iyi ve ortayken ve bitmesi gerekmiyorken, karşıdakinin bitirmesi mutsuzluklara yol açıyor. Fakat unutmamak gerekir, bitiren de kendine gorebazı nedenlere sahiptir. Mutsuz ve isteksizdir.  Kendimiz için onu bu ilişkiye mecbur kılamayız.

İlişki bitirme konusunda millet olarak çok sorunlu olduğumuzu düşünüyorum   neden mi?
•Kim bitirirse o kendini iyi hissediyor.  Ilişkiyi bitiriyorsun, karşıdakini değil. Bu bir bilek güreşi değil. Böyle olduğu için, çiftler arasında “ bitecekse ben bitirmeliyim” yarışı başlıyor. Kimin birtirdiği değil, neyin bittiği önemlidir.

•Karşıdakinin iyiliğin kim isterse o bitirendir. İlişkiden ayrılmak isteyen devamlı karşıdakini düşnüyor. Demokrat davranıyor.  Terk ettiği kişinin bir an once toplarnamasını istiyor. Oysa bu gerçekçi değildir. Açıkça bitirmek istediğini söyleyeceksin ki, karşıdaki de başının çaresine baksın.

•Ilişkinin bitmesini  mağlubiyet olarak algılayan kişi, galip gelmek adına intikama başvuruyor. “şiddet,tehdit, aşağılama, ekonomik cezalandırma, çocukları göstermeme vb.” Yöntemlerle kendince mağlubiyetini galibiyete çevirmeye çalışıyor.

•Ilişkinin bitmesini kabullenmeyen kişi, yıllardır yapmadıklarını yapmaya başlıyor. “ aniden romantikleşme, cinselliğin artışı, hediyeler, özgürlükler  vb gibi.  Ya da aniden öfkeye başvuran, intikamla almaya çalışan gibi.

•Ilişkisinin  bitmesini istemeyen kişi, “ uygun zamanda ayrılalım” “kendimi hazır hissetmeliyim” gibi tekliflerle zaman kazanmaya çalılşıyor. Oysa adına ayrılık onulan hiç bir ilişkide bu süreç teklif edildiği  gibi yaşanmaz. Bu süreci ,teklif eden iyileşmek  ve hazır olmak için değil, ilişkiyi iyileştirmek için kullanır.

•Ilişkisi biten kişi, ayrılan eşini “eski karısı/kocası” olarak görür. Başka bir birey olmasını Kabul edemez. Kendisinin bir uzantısı olarak gördüğü için de boşansa bile talepleri devam eder.  Hatta hesap sorar.  Kaldıki ülkemizdeki kadın cinayetlerinin nedenlerinden biri budur. “erkek, eşini kendi uzantısı olarak görür”. Boşansa dao benim eski karım “, çocuğumun annesi” olarak tanımlar. Ama onu bir birey olarak görmez.

•Ilişkisi biten kişi, yıllarca alamadığı öfke ve intikamı, velayetini aldığı çocuk üzerinden gidermeye çalılşır. Çocuğa eski eşini kötüler. “baban/annen, şöyleydi, onun yüzünden ayrıldık, sen bu durmlara o düşürdü”. Vs ifadelerle çocuğun ruh sağlığını düşünmeden kendi egosunu tatmin etmeye çalışır.

 Ayrılmak, bizim toplumumuzda neden bu kadar zor?

Nişanlıyken nişanın atılması, backround da “1 kere nişanlanmış” etiketini taşıyacağı için  nişanlısıyla evlenenler çoğunlukta.  Evlendiğinde ise, “dul  “kimliği almamak için boşanamayan insanlar çok fazla. Bunu nedenlerine baktığımızda ise;
•Sosyal baskı  ( elalem ne der,bu etiketi taşıyamayız,bizim aile geleneğimizde boşanma olamaz”)
•Boşanmış veya nişanı atmış kişilere sorunlu, uyumsuz gözüyle bakılması,
•Boşandıktan sonra eşlerin veya en az birinin yaşamını sürdürecek güce sahip olmaması,
•Boşanan kadına , “ sınırları olmayan, kolay lokma gözüyle bakılması”
•Boşananların çocuk konusunda ortak kararlar alamaması ( çocukları göstermeme, aleyhte kullanma)
•“Daha iyisini bulabilir miyim?” kaygısı..(yetersizlik duygusu ve özgüven sorunu)
•Daha kötü evliliklerle kendini avutma (evliliğim komşunun evliliğinden iyi)
•Toplumda boşanmanın meşru sayılma nedenlerindeki yanlışlar.  ( dövmüyorsa, sövmüyorsa, alkol,kumar çapkınlık yoksa boşanılmaz)
•Özellikle erkeklerin boşanma sonrası düzen ve bakım konusunda yaşadıkları zorluklar.
•Kadının boşandıktan sonra ailesiyle yaşama zorunluluğu ( belli yaştan sonra kadının ailesiyle anlaşması zordur.  Ayrıca, boşanma nedeniyle anne-babanın  bekar kıza oranla boşananı daha çok sınırlaması)

Bir bitiş, mağlubiyet değildir. Biten ilişki,,sizin değerinizi ve kalitenizi değil, ilişkinin değer ve kalitesini ölçer.

Kimse ayrılmayı düşünerek ilişkiye başlamıyor. İnsanlar mutlu olacağını ,seçtiği kişinin kendisine uyduğunu düşünerek ilişkiye/evliliğe başlıyor. Fakat zamanla, bakış açılarında ve yaşam tarzı farklılıklarından dolayı uzaklaşmalar başlıyor. Bunu önceden bilmek çok kolay değil. Belki flört dönemini iyi geçirmek bu bilgiyi bize verebilir. Ama maalesef maske takan flörtte de çok güzel şekilde rolünü oynayabiliyor.   Bu nedenle boşanma veya ayrılmalarda mümkün olduğunca  kendimizi suçlamak yerine  tecrübe olarak değerlendirmek gerekir. Bunlardan suçluluk değil, ders çıkarmak lazım.

Başka insanların ne düşüneceklerine odaklanıp, bir ilişkinin mutsuzluğuna boyun eğmek, bizi daha fazla yıpratır. Başkası bizim   ne yaşadığımızı bilemez. Bilmesi de gerekmez. Kimseye hesap vermek zorunda da değiliz. Hayat bizimse istediğimiz kararı almak da bizim sorumluluk ve yetkimizdedir.

Her türlü çabaya,iyileştirmeye,fedakarlığa ve özveriye rağmen bir ilişki yürümüyorsa, karşınızdaki sizin kadar ilişkiyi  önemsemiyorsa,duygularınız, paylaşımlarınız isteğiniz,uyumunuz bitmişse  ilişkiye boyun eğmek yerine karar vermek en doğru karardır.

Yanlış bir ilişkide olmaktansa yanlız bir hayatta olmak daha sağlıklıdır.

Unutma ki, yalnız olmak; yanlış yerde ve yanlış bir kalpte olmaktan iyidir… Bukowski

Serhat Yabancı

Aile – Evlilik Danışmanı

instagram

twitter

youtube

Randevu iletişim:

0216 371 33 83

Eğer hasta olmak istemiyorsan…

0

Eğer hasta olmak istemiyorsan…

* Duygularını anlat.
* Saklanan veya baskılanan heyecan ve duygular; gastrit, ülser, bel fıtığı, bel ağrıları gibi hastalıklara yol açar.
* Zamanla, duyguların bastırılması kansere dönüşür.
Öyleyse, sırlarımı
zı, hatalarımızı birileriyle paylaşmalıyız!
* Diyalog, konuşma, kelime çok güçlü birer ilaç ve mükemmel birer terapidir!

* Karar Vermelisin..
* Kararsız kişi güvensiz, endişe ve ıstırap içinde olur. Kararsızlık, sorunları, endişeleri ve çatışmaları çoğaltır.
* İnsanlık tarihi kararlardan oluşur.
* Karar vermek, diğerlerinin kazanması için vazgeçmeyi ve avantajları kaybetmeyi kesinlikle bilmektir.
* Kararsız kişiler mide rahatsızlığı, sinir hastalıkları ve cilt sorunlarının kurbanıdırlar.

* Olduğundan Farklı Yaşama.
* Gerçeği saklayan, rol yapan, her zaman mutlu olduğu görüntüsü veren, mükemmel görünmek isteyen kişi tonlarca ağırlığı biriktirmektedir. Ayağı kilden olan bronz bir heykeldir.
* Aldatıcı görünerek yaşamak kadar sağlık için kötü bir şey yoktur.Kaderleri ilaç, hastane ve acıdır.

* Kabullen.
* Reddedicilik ve kendine saygı eksikliği, kendimizi kendimize yabancılaştırır.
* Kendimizle barışık olmak sağlıklı yaşamın anahtarıdır. Bunu kabul etmeyenler kıskanç, taklitçi, aşırı rekabetçi ve yıkıcı olurlar.
* Eleştirileri kabullen. Bu bilgelik, akıllılık ve terapidir.

* Çözümler Bul.
* Olumsuz kişiler çözüm bulamazlar ve sorunları büyütürler. Üzülmeyi, dedikoduyu ve kötümserliği tercih ederler.
* Karanlığı kovmak için kibrit yakmalı. Arı ufacıktır fakat var olan en tatlı şeylerden birisini üretir.
* Biz ne düşünüyorsak oyuz.
* Olumsuz düşünce, hastalığa dönüşen negatif enerji üretir.

* Güven.
* Güvenmeyen kişi iletişim kuramaz, açık değildir, derin ve sağlam ilişkiler geliştiremez, gerçek arkadaşlıkları nasıl kurabileceğini bilemez. Güven olmadan, bir ilişki de olamaz. Güvensizlik sendeki inancın azlığıdır.

Hayatı Üzgün Yaşama.
* Mizah. Kahkaha. Huzur. Mutluluk. Bunlar sağlığa güç verir ve daha uzun bir yaşam getirir.
* Mutlu kişi yaşadığı çevresini geliştirir. “İyi mizah bizi doktorun elinden korur”.
* Mutluluk sağlık ve terapidir.
🍀🌿🍂🍃
Dr. Dráuzio Varella………..👏🙏💛

Serhat Yabancı

Aile – Evlilik Danışmanı

instagram

twitter

youtube

Çocuğunuzun çok iyi bilgisayar kullanması bir zeka göstergesi değil ! İşte kanıt …

0

Günümüz çocukları teknolojinin içine doğuyor. Bunu hepimiz biliyoruz. Şimdi bu durumu anne babaların nasıl yorumladığını daha iyi anlamak için başka bir gerçeği daha ortaya koymak lazım: Biz teknolojinin içine doğmadık. Hepimiz yaş kemale erdikten sonraki dönemde, yani lise ve üniversite yıllarında ya da iş hayatına yeni atıldığımız dönemlerde tanıştık teknolojiyle. Belki bu yüzden küçücük çocukların hatta el kadar bebelerin teknolojiyle ilişki kurmasından şaşkınlıkla karışık -ilk kez gördüğümüzden olsa gerek- tuhaf bir zevk alıyoruz.

Çok farklı ve zeki bir nesil yetişiyor duygusu kaplıyor içimizi. Belki bu yüzden bir sürü anne baba, “Oğlum 3 yaşında tam bir profesyonel Google kullanıcısı”, “Bizimkinin mouse kullanmasını bir görsen inanamazsın” gibi tuhaf gururlanmalar yaşıyor.

Şükürler olsun ki, çocukların gelişim çağında teknolojiye (bilgisayarlar, cep telefonları, tabletler) uzun saatler maruz kalmasının zararlarıyla (gelişimi ve öğrenmeyi olumsuz etkilemesi, obezite ve saldırganlığa sebep olması, radyasyon emisyonu vs.) ilgili çok sayıda araştırma yayınlandı. Ancak, buna rağmen çocuğunu teknolojiden uzak tutmak için çaba gösteren çok az sayıda anne baba var. Aksine çocuğuna dördüncü ya da beşinci yaş gününde tablet almayı hayal eden anne baba sayısı hiç de az değil.

pc çocuk ile ilgili görsel sonucu

Sonuç olarak, teknolojiyle çok geç yaşta tanıştığımızdan ve kendimizi pek zeki bulmadığımızdan olsa gerek, küçük bir çocuğun harika bir internet kullanıcısı olmasını yüksek zeka göstergesi olarak algılamaya devam ediyoruz.

Bu okulda hiç teknoloji yok

New York Times’ta yayınlanan ve önemli tartışmalara sebep olan bir makale, zeka ve teknoloji kullanımı arasındaki ilişkiye en sağlam darbeyi vurmayı başardı. Dünyada ve ülkemizde pek çok ilkokul, sınıflarını bilgisayarlarla donatma konusunda acele edip bu konuda birbiriyle yarışa dursun, teknolojinin ana vatanı Silikon Vadisi’nin göbeğinde E-Bay, Google, Apple, Yahoo ve Hewlett-Packard gibi teknoloji devlerinin çocuklarını göndermeyi tercih ettikleri bir okul, kendini teknolojiden tamamen arındırmayı seçiyor. Bu okul, Waldorf School of the Peninsula.

Bu okulda hiç teknoloji yok. Bilgisayar ekranı ya da akıllı tahtalar yerine eski karatahtalar, tebeşirler, kağıt ve kalem var. Öğrenmenin diğer temel malzemeleri ise örgü ve dikiş iğneleri ve bazen de çamur. Bunun dışında bolca oyun odaklı öğrenme ve hikaye anlatma var.

El becerisi zekaya dönüşüyor

Google’ın bir üst düzey iletişim bölümü çalışanı olan Alan Eagle, New York Times’a yaptığı açıklamada “App uygulamasının ya da iPad’in çocuğuma okumayı ya da matematiği daha iyi öğreteceği fikri çok komik” diyor. 5.sınıfa giden kızı henüz Google kullanmayı bilmiyor. Bunun yerine kızı, sınıfındaki diğer çocuklar gibi dikiş becerilerini güçlendirmeye çalışıyor.

Hedefleri birgün kendi çoraplarını dikebilmek. Waldorf eğitim sistemine göre problem çözme ve matematik becerisi, örgü örmek, makas ya da bıçak kullanmak gibi ufak el becerileriyle gelişiyor. El becerileri ve atlama, zıplama, tırmanma gibi hareket becerileri, 7 yaşından sonra zekaya dönüşüyor.

Teknoloji becerisini fazlasıyla büyüten günümüz ebeveynlerinin aksine Alan Eagle’a göre teknolojiyi kullanmayı öğrenmek, dişleri fırçalamayı öğrenmek kadar kolay. “Google’da ve diğer her yerde, teknolojiyi, zekası en düşük insanın bile rahatlıkla kullanabileceği kadar basit hale getiriyoruz. Çocuklarımız büyüdüğünde teknolojiyi kullanmayı becerememeleri gibi bir şey söz konusu bile olamaz” diye özetliyor anne babaların yere göğe koyamadıkları teknoloji becerisini Eagle.

Waldorf sistemi neredeyse 100 yıllık bir eğitim sistemi ancak bilgisayar konusunda tartışma yaratmaya daha yeni başladı. İyi ki de başladı. Çok daha karmaşık hareketler yapabilen çocuğunuzun mouse kullanmak kadar basit bir hareketiyle gurur duymayı bir kenara koyup, onu dikiş dikmek, makas kullanmak gibi pek önemsemediğiniz, oysa çok daha fazla zeka gerektiren el becerileri konusunda yüreklendirmenin zamanı geldi de geçti bile.(Alıntı)

Serhat Yabancı

Aile – Evlilik Danışmanı

instagram

twitter

youtube

SON EKLENEN YAZILAR

EN ÇOK OKUNANLAR