Ana Sayfa Blog Sayfa 32

Evlendikten sonra birincil aileniz, eşiniz ve çocuklarınızdır.  (Aforizmalar)

0
  • Evlendikten sonra birincil aileniz, eşiniz ve çocuklarınızdır.
  • Evlenen değişir. Evlendiği halde bekârlığını sürdürmeye çalışan, evliliği hazmedememiştir.
  • Evlilik, güç birliğidir, güç savaşı değildir.
  • Evlilikte iki tarafında kendine ait özel alanı olmalıdır. Bu kafasına göre takılmak değil, birey olmasının koşuludur.
  • Evlilikte kadın-erkek eşit değildir. Eştir. Ego yapmaya, her konuda yarışmaya gerek yoktur.
  • Bir evliliğin düzelmesi için iki tarafın da çabalaması gerekir. İki kürekli teknede bir kişinin bir küreği çekmesiyle teknenin kendi ekseninde dönmesi gibi.
  • Her evlilik, parmak izi gibidir. Başka evliliklere benzemez. Bu nedenle kıyaslamak asla doğru değildir.
  • Evlilikte, eşler birbirinin ailelerine saygı göstermezse zamanla birbirlerine de saygı göstermezler.
  • Eşini seven, onun mutlu olduğu konulara saygı duyar.
  • Eşinizin ailesine mesafe koymak, eşinizin size daha çok ait olmasını, sizi daha çok sevmesini sağlamaz.
  • Onaylamayan, takdir etmeyen, var olanın kıymetini bilmeyen eş, zamanla var olanı da arar hale gelir.
  • Evliliğin ilk yılları, sistemi oturtma ve diş geçirme sürecidir. Sabırlı olmak gerekir.
  • Kayınvalidesiyle yarışan gelin, eşini annesine daha da yaklaştırır
  • Eşinin güçlü ve kararlı olmasını istiyorsan önce sen hükmetmekten vazgeçeceksin.
  • Eşini sürekli eleştiren, zamanla aynı tip eleştirilerin gelmesine kapı açar.
  • Bir eş istediğini söylerse, zamanla istemediklerini de duymaya başlar.
  • Eşini hayalindeki eşe çevirmeye çalışırsan, zamanla seni yok saymaya başlayacaktır.
  • Kavgada ayıpları döken, sonrasında toplamak zorunda kalır
  • Çoğu tartışma mevcut olaydan çok eski olayların akla gelmesi ile uzar
  • Hatasını kabul etmeyen eş, bunu sürekli duymak zorunda kalır.
  • Kendi ailesini üstün tutarsan zamanla eşin ailene tepki koyar.
  • Aldatma, aldatının kusurudur, mağdurun değil. Evliliğin kötü gidiyorsa ya iyileştir ya bitir ama aldatma.
  • Kendini mutlu edemeyen, başkasını mutlu edemez sadece fedakârlık yapar
  • Daha iyisine layık olduğunu düşünüyorsan o zaman elindekinden vazgeç ya da kabullen.
  • Acaba daha iyisi seni kendine layık görüyor mu?
  • Eşine iltifat etmek, seni zayıf göstermez. Sahte davranıyor olmazsın.
  • Duygularını göstermemek, bir cesaret değil, korku göstergesidir.
  • Alttan aldığın her şeyin bir gün altında kalırsın.
  • Zıt seçimler yapman, kader değil, çocuklunla alakalıdır.
  • İletişimin esas dili sözeldir. Trip veya kapris, ergenlik ve kibir göstergesidir.
  • Eşini kontrol etmen veya kısıtlaman onu daha çok sadık yapmaz.
  • Mutlu Evlilik, ihtiyaçların muntazam giderilmesi değil, keyifli ve mutlu bir ev havası demektir.
  • Tribüne oynayan eş, hep sorun çıkarır.
  • Dışarıda hata yapmamaya çalışan, evde hataya karşı öfkeli olur.
  • Bir değişikliği hazmet ve otomatikleştirmek için önce mantıklı bulman ve inanman gerek.
  • Dominantlık, zayıflığı kılıflamaktır.
  • Güçlü insan, kendisi gibidir.
  • Dışarıda eşiyle gurur duyup, evde eşini aşağılayana tribün eşi denir.
  • Bir kadının benzini, ilgi ve sevgidir.
  • Bir erkeğin benzini, adam yerine konulmaktır.
  • Erkek, öfkeli kadına ilgi göstermek istemez.
  • Cinsellik ve duygusallık yarışmaz. İkisi de lazımdır ve karşılıklı görevlerdir.

DEVAMI BÜTÜN AŞKLAR TATLI BAŞLAR KİTABIMDA..

SERHAT YABANCI
Aile-Evlilik- Yetişkin Terapisti
serhatyabanci@hotmail.com

instagram.com/serhatyabanci

Devamlı Sorunlarını Anlatanlar

0

Devamlı Sorun Anlatanlar

Sorunlarından beslenen insanlar bu sınıfa girer. Enerji kaynakları ve iletişim kanalları sorunları yoluyla açılır.

Onlar sorunlarına öylesine bağlılardır ki sohbetleri, ilgi ve değerleri sorunlarından bağımsız olamaz. Anlattıklarını önemseyen ve onlarla sorunlarını ameliyat edecek kişileri bulduklarında onlara yapışırlar. Ama siz ne derseniz deyin, ne kadar mantıklı öneriler ve çözümlerde bulunursanız bulunun onlar yine de hep bildiklerini yaparlar. Hatta en doğru çözüm için ise “ama”lı mazeretler sunarlar.

Aslında onların temel sorunu, sorunlarının çözümü değil, ilgi merkezinde olmak istemeleridir. İlginç bir nokta daha, bu insanlar çoğu zaman bunun farkında olamayabilirler. Mutsuz bir yaşam şartları olduğunu o kadar çok anlatırlar ki zamanla kendileri bile inanırlar. Onlar sorun olarak seçtikleri bir konu üzerinde devamlı olarak zihinsel orgazm yaşarlar. Onların elinden sorununu almak, onları ortada bırakmaktır. Sorunları (eşleri, evlilikleri, çocukları, psikosomatik hastalıkları, yoksulluk vs.) genelde sorun niteliği bile taşımaz. Ama onlar bunları sorun olarak görmemenizi bile hakaret sayabilir.

Onun sorununu küçümsemek, onu küçümsemektir. Yaşlılarda ve çocuklarda görülen bu ilgi merkezinde olma ihtiyacı yetişkinlerde çok sağlıklı bir durum değildir. Devamlı sorun anlatan kişiler, aslında kısmen ilgi bağımlılarıdır. Aynı zamanda devamlı bir korunma ve sahiplenilme ihtiyacı hissederler. Çocuklarını çoğu zaman ebeveyn gibi algılarlar. Kaldı ki devamlı sorun anlatanlar ebeveyn ise, damatları ve gelinleri ile sorun yaşamaları kaçınılmazdır. Kendi çocuklarına yaptıklarını gelin veya damatlarına yapıp istedikleri sonucu alamadıklarında onları

yok sayabilirler. Bu ebeveynlerin çocuklarının bu anlamda daha dikkatli olmaları gerekmektedir. Anne-babalarının her dediğine koşulsuz inanmamalarını öneririm. Kendi mutluluğunuzu önemsiyorsanız, bu insanlardan ya uzak durmanız gerekecek, ya da önereceğim diğer yöntemi kullanabilirsiniz. Ama esasen gücünüz ve enerjiniz yoksa tahammül düzeyiniz düşükse, sık sık öfke nöbeti ve bıkkınlık yaşamak istemiyorsanız enerji vampiri ile ilişkinizi bitirin. Mecbursanız kâtiplik düzeyinde ilişki yürütmenizi öneririm.

Diğer yöntem ise;

• Onun sorunlarını incelemeyin.

• Sessiz kalın.

• Tepkisiz kalın.

• O anlatmaya başladığında hemen siz kendi sorunlarınızdan bahsedin.

• Onunla iletişimdeyken anlattıklarının sizin için önemsiz olduğunu hissettirin.
Her sorunda seni arar, kafanı şişirir. Tüm negatifliğini sana aktarır.

Sen de iyi niyetinle ona yol gösterirsin, çırpınırsın onun derdini adeta sahiplenirsin. O ise yine bildiğini yapar. İsterse çözer. Hatta isterse, o aşamaya gelmeden de engeller. Her defasında yaşadıkları, O yol yöntem bilmediği için değil, böyle yaşamayı sevdiği için başına geliyor…

Hayatınızda devamlı sorun anlatan arkadaşınız var ise en iyi test onun sorunlarını 3-4 kez dinlememektir. Bir bakarsınız ki konuşacak konu kalmamıştır. Hatta bazı danışanlarıma bu yöntemi uygulamalarını önerdiğimde bir hafta içinde ilişkilerinin bitme noktasına geldiğini belirtmişlerdir. Burada önemli olan, onların sorun anlatması değil sizin duruşunuzdur. Onlar her zaman kendilerini dinleyecek birilerini bulabilirler. Siz vicdanen rahatsız olmayın. Hayatınızda bu şekildeki insanların sırf ilgi ihtiyaçları için kurbanı olmayın. Hayatınızın enerjisini vampir gibi emmesine izin vermeyin. Verirseniz bu sizin seçiminizdir onu suçlamayın. Hayatınızda ne kadar sadece sorun anlatan insan varsa, hayatınızda bir o kadar delik var demektir.

Size devamlı sorun anlatanlar, sohbet etmiyor. Sizi doldurup, kendisini boşaltıyor.

Affetmek nedir ? Neden Affetmek gerekir?

0

Affetmek;

• Yaşanılan olayın duygusal etkisinden ve düşünsel patinajından kendimizi kurtarmaktır.

• Yaşanılan olaydan dolayı kendimizi kesinlikle suçlamamaktır.

• Yaşanılan olayı, o günün şartlarıyla beraber alıp kendimizi de bizi üzeni de affetmektir.

• Affetmek, yaşanılanla ilgili kin, öfke, nefret, kızgınlık, kırgınlık gibi duyguları yaşamımız boyunca cebimizde taşımamaktır. (Taşısak sanki neyi değiştireceğiz?)

• Affetmek, yaşanılan olayın etkisinden kurtulmak, onun yarattığı duygulardan dolayı kurban rolünü üstlenmemektir. (Affetmeyen insanlarda özgüven kaybı yaşanır.)

• Affetmek, yaşanılan olayı kendine mal etmemek ve kendini suçlamamaktır. (Hak edecek ne yaptım dememektir) .

• Affetmek, davranışın, yapanın kendisiyle alakalı olduğunu kabul etmektir.

• Affetmek, barışmak değildir. Affederek de onunla iletişimimizi bitirebiliriz.

• Affetmek, unutmak değildir. Zaten zihnimiz yaşanılan hiç bir şeyi unutamaz. Unutursak, tekrar tecrübe etmiş olmayız. Ama doğru bir yorumlama şekli ile etkilerinden ve yüklerden arınabiliriz.

• Affetmek, zayıflık değildir. Bir olay asla bizi yıkamaz. Kandırılmamız, aldatılmamız, hakarete uğramamız vs. insanoğlu her şeyle başa çıkacak potansiyele sahiptir. Olayın bizi kontrolüne almasına izin vermemeliyiz.

• Affetmek, olayın farkında olmak, ama bunun etkisinden çıkmaktır. Hayat boyu bizi etkilemesine izin vermemektir.

• Affetmek, kişinin hata yaptığında affedilmesini sağlar. Affet ki affedilesin.

• Affetmek zordur, mümkündür ve gereklidir.

• Affetmek için kendimizi zorlamamalıyız. Affetmek çünkü bir süreçtir, hemen karar verilemez.

• Affetmek dinen emrediliştir. (Affeden Allah’tır, insan ise Allah’a tabi olarak ve O’nun ahlakını taklit ederek affeder. Çünkü varlıkta hak sahibi olan mülkün sahibi de olan Allah’tır. İnsan gerçekte hak sahibi değildir. Bizim affedici olmamız esas itibarıyla bir lütuf değil, haddimizi bilmek demektir E. Demirli)

• Affetmek, artık bir şey hissetmemek değildir. Küçük duygu kırıntıları olabilir. Ama genel anlamda bir şey hissetmemektir. (Öfke, kızgınlık, intikam, kin…)

• A’RÂF – 199. ayet. “Sen af yolunu tut, iyiliği emret, cahillerden yüz çevir. ”

Duygusal yüklerden kurtulmak ve kendi mutluluğun için affet…

Devmaı : Düşündüğün gibi Değil kitabımda…

Serhat Yabancı

Aile – Evlilik Danışmanı

instagram

twitter

youtube

Sürekli geleceği düşünmekten kurtulma yolları

0

Geçmiş üzüntü yaratıyorsa, geleceği düşünmek de sürekli kaygı hali yaratır.

“Ne olacak, nasıl olacak, her şey kötüye mi gidecek” vb. gibi düşünceler, bizi şuandan koparır, sürekli gelecekle ilgili kurgulara sürükler.

Böyle olunca da ister istemez, kaygı bir süre sonra mutsuzluğun ve keyifsizliğin kaynağı olur. Oysa gelecekle ilgili bir şeyleri önceden bilmeye çalışmak, ön kestirimde bulunmak, gerçekçi bir bilgi değil hipotezdir. Bunun altında ise, geleceği tahmin edip, önlem alma isteği vardır.

Peki neden?

Çünkü şunu düşünürüz;

ilerde istemediğim ya da başa çıkamayacağım bir durum olursa ne yapacağım?

Ben en iyisi şimdiden riski azaltayım, o aşamaya gelmeden engel olayım” düşüncesi hâkimdir. Böyle düşünen kişinin başa çıkamama ve dayanıksızlık şeması vardır.

Peki, bunu nasıl yeneceğiz?

• Şuan gelecekle ilgili bir konuda yarattığım tehlike ile savaşmama gerek yok. O gün gelsin, o gün gerekeni yaparım.

• Şimdiden ilerde bir gün çıkabilecek bir tehlike için, bin günümü feda etmemeliyim.

• Geleceği çok düşünmem, onun için bir şey yapmam anlamına gelmez. Sadece düşünmüş olurum. Oysa düşünmek, çözmek değildir.

• Bugünümü iyi ve anında yaşarsam, yeri geldikçe ortaya çıkan sorunları da çözerim.

• Geleceği bilmekle uğraşmak yerine bugünü yaşayıp geleceğe hazırlık yapabilirim.

• Sürekli gelecek kaygısı taşımak, gelecekle ilgili düşünceler üretmek, zihnimizi meşgul eder. Bu durum bizi hali hazırda bulunduğumuz ortamdan koparır ve anı yaşamamıza engel olur.

• Zihnimin boş olması için daha çok çevreye ve bulunduğum ortama odaklanmalıyım.

• Gelecekte kötü bir şey olacak düşüncesi, bir gerçeklikten çok çevremden öğrendiğim bir düşünce tarzıdır. O halde bu sorunun göstergesi değil, yanlış öğrenmenin göstergesidir.

• Geleceği garantiye almaya gerek yok. Çünkü gelecek tam olarak hangi tarihtir, belli değil.

• Bugünü yaşayamayanların en büyük umudu yaşlılıktır. Çünkü tüm beklentilerini yaşlılığa yüklerler. Oysa yaşlılıkta hayattan istenilenlere ulaşmak, ertelenen yaşamı o gün yaşamak, daha zordur. Bugünü yaşamazsan geleceğine de gereğinden fazla anlam yükler ve beklersin.

• Yaşamayı yaşlılığa aktaranların, geçmişi yaşamadıkları için pişmanlıkları ve keşkeleri mevcuttur.

• Gelecekte mutlu olmak için illaki bugünü ertelemeye gerek yoktur. İllaki birini seçmek zorunda değiliz. Yani “ya bugünü yaşayacaksın ya da geleceği” düşüncesi doğru değildir. Hem bugünü yaşarız hem de yarın olduğunda o günü yaşarız.

Devamı : Düşündüğün gibi  değil kitabımda…

Serhat Yabancı

Aile – Evlilik Danışmanı

instagram

twitter

youtube

Aşk çıkışı olmayan bir yanlış anlamalar labirentidir.

0
Fransız psikanalist Jacques-Alain Miller’ın Hanna Waar ile yaptığı aşk üzerine söyleşiyi SanatAtak çeviri ekibinden Özlem Akarsu çevirdi.

Aşk çıkışı olmayan bir yanlış anlamalar labirentidir.

Hanna Waar: Psikanaliz bize aşk hakkında bir şey öğretir mi?

Jacques-Alain Miller: Oldukça çok şey öğretir; çünkü psikanaliz deneyiminin temel varolma nedeni aşktır. Psikanalize konu olan hastanın analistinin önüne getirdiği ve aktarma olarak adlandırılan, otomatik ve çoğunlukla bilinçdışı olan aşkın sorgulanma sürecidir. Bu uydurma bir aşktır; ama gerçek aşkı yaratan her şey onda da mevcuttur. Kendi mekanizmasına ışık tutar: Aşk gerçeğinizin aslını bildiğini düşündüğünüz kişiye yöneltilen bir şeydir. Ama aşk, katlanılması oldukça güç olduğu zamanlarda, bu gerçeğin sevimli ve kabul edilebilir olduğunu düşünmenize olanak sağlar.

H.W: Öyleyse, gerçekten aşık olmak nedir?

J.-A. M.: Birisine gerçekten aşık olmak, ona aşık olarak kendiniz hakkında bir hakikate ulaşacağınıza inanmaktır. “Ben Kimim” sorumuzun yanıtının saklı olduğu ya da bu sorumuza bir yanıt verebilecek kişiye aşık oluruz.

H.W: Neden bazı insanlar aşık olmayı bilirken ötekiler bilmez? 

J.-A. M.: Bazı insanlar ötekinin, kadının ya da erkeğin içinde aşkı nasıl kışkırtacağını bilir; bunlar için seri aşıklar benzetmesi yapılabilir. Bu insanlar sevilebilmek için hangi düğmelere basacaklarını bilirler. Ama bunlar ille de aşık olmazlar; tam tersine kurbanlarıyla kedinin fareyle oynadığı gibi oynarlar. Aşık olabilmek için kendinizdeki eksikliği kabul edip ötekine duyduğunuz ihtiyacı, onu özlediğinizi itiraf etmeniz gerekir. Kendi içlerinde eksiksiz ve mükemmel olduğunu düşünenler ya da böyle olmak isteyenler, nasıl aşık olunacağını bilmezler. Ve kimi zaman bu gerçeği acı bir şekilde öğrenirler. Her türlü hileyi yapar, ipleri gizlice ellerinde tutarlar; ama aşkın risklerinden de sevinçlerinden de bihaberdirler.

H.W.: “Kendi içinde eksiksiz ve mükemmel”: Yalnızca bir erkek böyle düşünebilir…

J.-A. M.: İyi bir saptama! Lacan şöyle diyordu, “Aşık olmak sizde bulunmayanı vermektir.” Bu şu anlama gelir: Aşık olmak eksikliğinizi fark edip onu ötekine vermektir, onu ötekine yerleştirmektir. Aşık olmak sahip olduklarınızı vermek değildir, eşyalar ve hediyeler vermek değildir, aşık olmak sahip olmadığınız başka bir şeyi, sizi aşan bir şeyi vermek demektir. Bunu yapabilmek için eksik olduğunuzu, ya da Freud’un bir zamanlar söylemiş olduğu gibi ‘iğdiş’ olduğunuzu varsaymanız gerekmektedir. Ve bu tavır özü itibarı ile feminendir. Kişi yalnızca feminen bir duruşla gerçekten aşık olabilir. Aşk feminenleştirir. Aşkın bir erkekte daima biraz komik durmasının nedeni de budur. Ama alayın kendisini sindirmesine izin verecek olursa, bu kez de kelimenin gerçek anlamıyla kendi cinsel gücünden emin olamamaya başlar.

H.W.: O zaman aşık olmak erkekler için daha mı zor?

J.-A. M.: Elbette! Aşık bir erkek bile aşkının nesnesine karşı gurur parlamaları, saldırganlık patlamaları yaşar; çünkü bu aşk onu eksik, bağımlı bir konuma sokmuştur. Bu yüzden erkek, aşık olduğunda askıya almış olduğu erkeksi duruşa geri dönebilmek için, aşık olmadığı kadını arzulayabilir. Freud erkeğin özündeki bu ilkeyi “aşk hayatının değersizleştirilmesi” –aşk ve seks arzusu arasında bölünme– olarak tanımlar.

H.W.: Ve kadınlarda?

J.-A. M.: Bu daha az yaygındır. Çoğu durumda eril partnerin ortak özne olması söz konusudur. O bir yandan çifte jouissance* veren ve çiftin arzuladığı erkektir; ama aynı zamanda kadınsılaşmış, zorunlu olarak iğdiş edilmiş, aşık olunan adamdır. Burada belirleyici olan anatomi değildir: Erkek duruşunu benimseyen bazı kadınlar vardır. Ve bu kadınların sayısı giderek artıyor. Aşkı yaşamak için evde bir erkek ve jouissance için internette, sokakta ya da trende karşılaştığı başka erkekler…

H.W.: Neden “giderek artıyor”?

J.-A. M.: Kadınsılığa ve erkeksiliğe dair stereotipler radikal bir dönüşüm süreci içindeler. Erkekler duygularını açmaya, aşık olmaya ve kendilerini kadınsılaştırmaya davet ediliyorlar; tam tersine kadınlar ‘maskülenleşmeye doğru itildikleri’ belli bir dönemin içinden geçiyorlar: Hukuksal eşitlik adına her ikisinden de hala ‘ben de’ demeye devam etmeleri isteniyor. Aynı zamanda homoseksüeller de heteroseksüellerle aynı haklara ve sembollere –örneğin evlenme ve evlat edinme– sahip olmak istiyorlar. Dolayısıyla rollerde geçmiş yılların sabitliği ile çelişen temel bir istikrarsızlık, aşk sahnesinde yaygın bir değişkenlik hüküm sürmekte. Sosyolog Zygmunt Bauman’ın belirttiği gibi aşk ‘akışkan’ bir hal alıyor. Herkes kendi ‘yaşam tarzını’ bulmaya, kendi jouissance biçimlerini ve aşık olma biçimlerini varsaymaya itiliyor. Geleneksel senaryoların modası yavaş yavaş geçiyor. Normlara uyumlu olmanın toplumsal baskı henüz yok olmadıysa da yok olmasının eli kulağındadır.

H.W.: Lacan “Aşk daima karşılıklıdır” demişti. Bugünkü şartlarda bu hala geçerli mi? Aşkta karşılılık ne anlama geliyor?

J.-A. M.: Bu cümle ya hiçbir biçimde anlaşılmadan durmaksızın tekrarlanıp durur ya da yanlış biçimde anlaşılır. Bu, birinin size aşık olması için sizin ona aşık olmanızın yeterli olacağı anlamına gelmez. Bu saçma olurdu. Bunun anlamı şudur:

Eğer size aşıksam siz bu aşka layık olduğunuz içindir. Aşık olan benim ama siz de bu aşka karışırsınız; çünkü sizde benim size aşık olmama yol açan bir şey vardır. Bu karşılıklıdır; çünkü burada mekik dokuyan bir şey vardır: Size duyduğum aşk, benim için aşkın nedeni olmanızın geri dönüşüdür. Dolayısıyla siz kuşatılmışsınızdır. Size olan aşkım yalnızca benim maceram değildir, bu macera size de aittir. Benim aşkım sizin hakkınızda sizin kendi kendinize bilemeyebileceğiniz bir şey söyler.

Bu birinin aşkının ötekinin aşkıyla karşılık bulacağını asla garanti etmez: Bu gerçekleştiğinde daima bir mucizenin buyruğu olarak hayat bulur, peşinen hesaplanamaz.

Jacques-Alain Miller (1944- )

Jacques-Alain Miller (1944- )

H.W.: Onu tesadüfen bulmayız. Neden o erkek? Neden o kadın?

J.-A. M.: Aşk hali için, arzunun nedeni için Freud’un Liebesbedingung diye tanımladığı bir şey var. Bu, insanın içinde var olan ve sevilecek kişinin seçimi için belirleyici bir işlevi olan bir özellik ya da bir dizi özelliktir. Bu sinirbilimlerinden paçasını bütünüyle kurtarır; çünkü herkes için biriciktir, herkesin kendi tekil, mahrem tarihine kök salar. Kimi zaman dakikaların önem kazandığı özelliklerdir. Örneğin Freud bir hastasındaki arzu nedeninin kadının burnunun üzerindeki bir ışıltı olduğunu ortaya çıkarmıştır.

H.W.: Böyle önemsiz şeyler üzerine temellenen bir aşka inanmak çok güç!

J.-A. M.: Bilinçdışının gerçekliği kurguya baskın çıkar. İnsan hayatının ne kadarının –özellikle de aşk söz konusu olduğunda– küçük şeylerin, önemsiz şeylerin, ‘kutsal ayrıntıların’ üzerine kurulduğunu hayal bile edemezsiniz. Arzunun bu tip nedenlerine özellikle erkeklerde rastlandığı doğrudur. Aşk sürecinin yeşermesi için varlığı zorunlu olan fetişler bu nedenler arasındadır. Babayı, anneyi, abiyi, kız kardeşi, çocukluktan birini hatırlatan minicik özellikler kadınların aşk nesnelerini seçişlerinde önemli bir rol oynarlar. Ama aşkın feminen biçimi fetişist olmaktan çok erotomaniktir: Sevilmek, aşık olunmak isterler ve onlara gösterilen ilgi, sevgi, aşk ya da onların ötekinde varsaydıkları aşk; onların aşklarını ya da en azından rızalarını tetiklemek için genellikle olmazsa olmazdır. Bu olgu erkeklerin kadınları tavlama pratiğinin temelini oluşturur.

H.W.: Fantazilere herhangi bir rol atfetmiyor musunuz?

J.-A. M.: Kadınlarda fantaziler, ister bilinçli ister bilinçdışı olsun, aşk nesnesinin seçiminden daha çok jouissance pozisyonu için belirleyicidir. Erkekler içinse bunun tam tersi geçerlidir. Örneğin bir kadının jouissance’a –varsayalım ki orgazma– yalnızca kendini hayal ettiği pozisyonda ulaşabilmesi mümkündür. Bu; birleşme sırasında, dayak yerken, tecavüze uğrarken ya da kendini bir başka kadın olarak hayal ederken ve hatta orada olmadığını başka bir yerde bulunduğunu düşünürken gerçekleşebilir.

H.W.: Peki ya erkek fantazisi?

J.-A. M.: İlk bakışta aşkın içinde çok belirgin olarak vardır. Lacan tarafından yorumlanan klasik örnek Goethe’nin romanında yer almaktadır: Charlotte’u etrafındaki çocukları beslerken ilk kez gördüğü anda Genç Werther’in içinde ona karşı birden bire yeşeren tutkudan söz ediyoruz. Burada aşka yol açan şey bir kadının annelik vasfıdır. Benim kendi deneyimimden verebileceğim bir başka örnek şöyledir: Ellili yaşlarını sürmekte olan bir patron sekreterlik pozisyonu için başvuran kişilerle görüşüyordu; yirmili yaşlarda bir kadın içeri girdi ve adam kadına duraklamaksızın ilan-ı aşk etti. Adam onu ele geçiren şeyin ne olduğunu merak ederek psikanaliz sürecine başvurdu. Bu süreçte davranışını tetikleyen şeyin üzerindeki örtüyü kaldırdı: Onda yirmi yaşındayken gittiği ilk iş görüşmesindeki kendi hallerini hatırlatan izlere rastlamıştı. Bir bakıma kendi kendine aşık olmuştu. Bu iki örnekte aşkın Freud tarafından ayırt edilen iki yönünü görüyoruz: Ya anne örneğinde olduğu gibi sizi koruyan kişiye aşık olursunuz ya da kendi narsistik imgenize…

H.W.: Sanki birer kuklaymışız gibi anlaşılıyor!

J.-A. M.: Hayır, herhangi bir erkekle herhangi bir kadın arasında peşinen varolan bir yazgı, gizli bir plan, önceden belirlenmiş bir ilişki yoktur. Karşılaşmaları sperm ve yumurtanın karşılaşmasında olduğu gibi programlanmamıştır. Bu karşılaşmanın genlerimizle de uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Erkekler ve kadınlar konuşurlar, sözün dünyasının içinde yaşarlar, belirleyici olan işte budur. Aşkın halleri onu çevreleyen kültüre karşı aşırı hassastır. Her kültür cinsler arasındaki ilişkiyi yapılandırma biçimi ile dikkat çeker. Öyle ki bugün Batı’da, liberal, piyasacı ve hukuki toplumlarımızda ‘çoğul’ olan ‘tek’i tahtından indirmek üzere yoldadır. İdeal ‘ömürlük büyük aşk’ modeli, hızla tanışma, hızla flört etme, hızla aşık olma ve alternatif, ardışık ve hatta eş zamanlı aşk senaryoları karşısında yavaş yavaş zemin kaybediyor.

H.W.: Ve uzun vadedeki aşk? Ebedi aşk?

J.-A. M.: Balzac “Ebedi olmayan her tutku mide bulandırıcıdır” der. Ama bir bağ ömür boyu tutkuyla devam edebilir mi? Bir erkek kendisini bir kadına ne kadar çok adarsa o kadın erkek için o kadar anaç bir anlam ifade etmeye başlar: Kadın artık aşık olunamayacak kadar yüce ve dokunulmazdır. Bu kadın kültü en çok evli homoseksüeller arasında ortaya çıkar: Elsa’ya olan aşkını bir imzayla kutsamış olan Aragon, Elsa ölür ölmez erkeklerin dünyasına merhaba demiştir! Ve bir kadın tek bir erkeğe bağlandığında, onu iğdiş eder. Dolayısıyla tutulan yol meşakkatli ve dardır. Karı koca aşkının alın yazısı en iyi ihtimalle dostlukla son bulur, Aristoteles bunun aslında gerekli olduğunu da söyler.

H.W.: Sorun erkeklerin kadınların, kadınların da erkeklerin kendilerinden ne istediklerini bilmemesidir…

J.-A. M.: Evet. Aristotelesci çözümü çürüten olgu, Lacan’ın derin bir iç çekişle söylediği gibi, bir cinsten öbürüne karşılıklı diyoloğun imkansız olması halidir. Aşık olan insanlar aslında ötekinin dilini belirsizlikler içinde, el yordamıyla etrafında dolanarak, anahtarları arayarak öğrenmeyi sürdürmeye mahkumdurlar: Kilitleri açan anahtarlar daima değişebilir. Aşk, çıkışı olmayan bir yanlış anlamalar labirentidir.

Dipnot: 

*Jouissance: Jacques Lacan’ın çalışmalarında geçen bir terim. Çevirilerde genellikle çevrilmeden korunur. Biz de çevirmemeyi tercih ettik. Lacan jouissance kavramını ilk kez, haz ilkesi ile arasındaki karşıtlığı ortaya koyabilmek için “Psikanalizin Etiği” (1959-1960) başlıklı seminerinde tanımlamıştır. Lacan “haz ilkesinin ötesinde bir jouissance’ın var olduğunu” düşünür. Bu süreç kısmi dürtülere bağlı bir süreçtir, jouissance öznesini durmaksızın kendi zevki üzerinde belirleyici olan yasakları aşma girişiminde bulunmaya, haz ilkesinin ötesinegeçmeye zorlar.

Ancak Lacan’a göre haz ilkesini aşmanın sonucu daha fazla haz değil, acıdır. Çünkü öznenin katlanabileceği hazzın kapasitesi bellidir. Bu sınır aşıldığında haz acıya dönüşür ve Lacan’ın jouissance olarak tanımladığı şey işte bu “acıtıcı ilke”dir.

Söyleşi: Hanna Waar
Çeviri: Özlem Akarsu
Kaynak: SanatAtak

Ailenin kıymetini bilelim-Gençgazete/Haber

0

Ailenin kıymetini bilelim

İnegöl Belediyesi Şubat ayı kültür sanat etkinlikleri kapsamında; ‘Unutmak mı affetmek mi?’ konulu seminer düzenledi. Seminerin konuşmacısı, Aile ve Evlilik Danışmanı Serhat Yabancı, aile hayatında yapılan yanlışları, evliliklerin bitme nedenlerini ve günümüz çiftlerinin evlilik süreçlerini anlattı.

Müze Konferans Salonunda, ilçe halkının yoğun katılımıyla düzenlenen seminerde konuşan Aile ve Evlilik Danışmanı Serhat Yabancı, evlilik programları hakkında konuştu.

Kendisinin de bir dönem evlilik programlarına uzman olarak çağırıldığını aktaran Yabancı, “Evlilik programları bizim kültürümüzde yok. Böyle mahrem bir şey herkesin gözü önünde yaşanamaz. Sonuçları da ortada zaten.

Son 4 yılda evlilik programlarından evlenen sayısı 4 yada 5’i geçmez. Bu programlara çıkanların %70’i bir süre sonra albüm yaparak veya farklı platformlarda karşımıza çıkıyorlar” dedi.

TÜRKİYE’DE TANIŞIP EVLENME TÜRLERİ

Sosyal medyayla ilgili çarpıcı bir gerçeği paylaşan Yabancı,

 “Türkiye’de tanışıp evlenme türlerini ele aldığımızda ortaya şu rakamlar çıkıyor: Tanışmaların %40’ı sosyal medya,  %15’i arkadaşlar vesilesiyle, %25’i akrabalar, aile ve komşular vesilesiyle ve %20’si de aracısız tanışma olarak gerçekleşiyor.”

Bu istatistiklere göre ülkemizde 10 kişiden 4’ünün sosyal medya sayesinde tanışarak evlendiğini görüyoruz. Ama boşanma istatistiklerine baktığımızda da yine 10 boşanmadan 3’ünün sosyal medya yüzünden olduğunu görüyoruz.

Ne kadar enteresan bir istatistik. 4 kişiyi evlendiriyor, 3 kişiyi boşandırıyor dolaylı olarak” diye konuştu.

SEVGİNİZ BİTERSE…

Sevgi bittiğinde evliliklerin de bittiğinin altını çizen Yabancı, hiçbir sevginin de kendiliğinden bitmediğini söyledi.

Sevginin güvensizlikten, ilgisizlikten ve sorumsuzluktan bittiğini kaydeden Yabancı, “Bir gün sevginiz biterse eğer, önce dönüp kendinize bakacaksınız” uyarısında bulundu.

ÇOCUK EVLİLİĞİ KURTARMAZ

Serhat Yabancı şöyle devam etti; “Çocuk olduktan sonra karı kocalık bitiyor, anne babalık başlıyor. Bu yanlış.

 Boşanan 130 bin çiftin 110 bininin çocuklu aileler olduğunu biliyor muydunuz? Çocuk evlilik falan kurtarmıyor. Toplumumuzun en büyük sorunu bu. Siz karı koca olarak bu yola çıktınız bunu unutmayın.”

“Evliliğiniz başladıktan sonra bir süre sonra çocuklar hayatınıza girecek ama kimi evlenerek kimi üniversiteye için evden ayrılarak zamanı geldiğinde o çocuklar yine çıkıp gidecekler. Yine baş başa kalacaksınız. 20 yıl çocuklar varken birbirinizin yüzüne bakmazsanız, çocuklar evlenip gidince 20 yıl sonra nasıl bakacaksınız. Böyle evliliklerde çocuk yuvadan gidince aile bitiyor” dedi.

KİTAPLARINI İMZALADI

Seminer sonunda Belediye Başkan Yardımcısı Alper Taban, seminerin konuşmacısı Serhat Yabancıya plaket takdim ederken, program sonunda Serhat Yabancı kitaplarını İnegöllüler için imzaladı.

Fuar ve söyleşilerimiz

0

 

ANTALYA KEPEZ KİTAP FUARI 1 NİSAN PAZAR

KOCAELİ KİTAP FUARI : 13 MAYIS PAZAR

 

Geleceğin suçlusunu yetiştirmenin 8 basit kuralı.!

0

Geleceğin suçlusunu yetiştirmenin 8 basit kuralı..!

1. Küçükken daha, çocuğa ne isterse vermeye başla !
Ki, herkesin onun geçimini sağlamakla
mükellef olduğuna inansın…
2. Fena sözler söylediğinde gül !
Ki, kendisinin akıllı olduğuna inansın…
3. Ona düşünmeyi, beynini kullanmayı öğretme sakın !
Bırak, onsekizine gelince kendisi karar versin…
4. Yerde bıraktığı her şeyi kaldır:kitaplarını, giysilerini,
pabuçlarını…Onun için her şeyi sen yap !
Ki, sorumlulukları hep başkalarına yüklesin…
5. Onun önünde sık sık kavga et !
Ki, bir gün aile parçalanırsa pek de şaşırmasın…
6. Ona istediği kadar harçlık vermekten kaçınma !
Asla kendi parasını kazanmanın
ne demek olduğunu öğrenmesin…


7. Yiyecekmiş, içecekmiş, konformuş, tüm arzularını
yerine getir !
Ki, istediklerini her zaman elde etmeye
Şartlansın…
8. Komşulara, öğretmenlere, polise, vs. karşı
hep onun tarafında ol !
Ki, hepsine karşı ön yargılarla davransın…

Evet evet, bütün bunları yap !

Ki, günün birinde onun başına bir bela gelirse
kendinden özür dile,
ama onu felaket dolu bir hayata
hazırladığın için
kendine teşekkür etmeyi de

İhmal etme sakın !.

Üstün Dökmen

Mutlu etmeyenlerle meşgul olmama zamanın gelmedi mi?

0

Ne kadar daha geçmişte yaşayacaksın?

Ne kadar daha seni yarınına almayanı bugününde tutacaksın?

Ne kadar daha adı konulmamış askıda ilişkileri hayatında tutacaksın?

Ne kadar daha bir gün lazım olur diye, sana uymadıkları halde yedekte tutacaksın?
Ne kadar daha sırf sen çabaladığın için yürüyen ilişkileri sırtında taşıyacaksın?

Ne kadar daha başkalarının onayı için yaşacaksın?

Şimdi dur ve dinle.. İster yalnızlık korkundan,

İster boyun eğici veya memnun edici yönünden,

İsterse duygusal yoksunluğundan olsun,, Artık sırtındaki yüklerden kurtulma zamanı gelmedi mi?

Mutlu etmeyenlerle meşgul olmama zamanı gelmedi mi?

Bir bardak süt içmek için inek beslemekten vazgeçme zamanı gelmedi mi?

Sistemi yavaşlatanlardan kurtulma zamanı gelmedi mi?

Geldi değil mi?

Evet .. Kendi nedenlerini keşfet ,onları güçlendir ve yolunu çiz.

Yeni yolda sadece göze alanlar ve seninle olmak isteyenler seninle olsun.
Kimseyi zorlama ve sırtlamadan yürümeyi seç.

Serhat Yabancı

Aile – Evlilik Danışmanı

instagram

twitter

youtube

Randevu iletişim:

0216 371 33 83

 

SON EKLENEN YAZILAR

EN ÇOK OKUNANLAR